Sekülerleşme

SEKÜLERLEŞME

Sanayileşme ve beraberinde gelen modernizm, insanların yaşam tarzlarını değiştirmekle birlikte hayatlarına birçok kavramın girmesine de neden olmuştur. Bu kavramlardan birisi sekülerleşmedir. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren din sosyologlarının yoğun bir şekilde ilgisini çekmeye başlayan sekülerleşme, kabaca dünyevileşmek olarak tanımlansa da ‘’belli bir zaman dilimi içerisinde dinin, dinimsi mekanizmaların ve batıl inançların (doğaüstücülük ya da halk inançları) toplumsal düzeydeki prestijlerinin ve topluma etki etme güçlerinin göreceli olarak azalması demektir’’(Ertit,2013). Kelime köken olarak Latince ‘soeculum’ sözcüğünden dilimize geçmiştir. Devir, asır anlamlarına gelen bu terim şimdiki zaman ve çağ kelimelerini de karşılamaktadır. Anlamında zaman algısını barındırması dünyevi olarak yorumlanmasına sebep olmuştur.

‘’Endüstriyel kapitalizm ile birlikte organik ve hiyerarşik olan geleneksel toplum dönüşmek zorunda kaldı. Sadece daha fazla kâr için motive olmak, özel mülkiyet hakkı, insan arzu ve isteklerinin şeytani olarak görülmesinden vazgeçilmesi, rekabet ve serbest piyasa ekonomisi, geniş kitleler için üretim yapan fabrikaların kurulması dinle yoğrulmuş dışa kapalı olan feodal sistemin çözülmesine neden oldu’’(Ertit,2014:106). Endüstrileşmenin artması ve üretimin fabrikalarda sağlanmasıyla birlikte büyük kentler oluşmaya başlamıştır. Kentleşme ile birlikte farklı yaşam tarzlarına sahip bireyler şehirdeki heterojen yapının bir parçası olmuşlardır. İletişimin kolaylaşması ve hızlanması, eğitim seviyesinin yükselmesi, aile yapılarının değişmesi, yaşam süresinin uzaması gibi etkenler demokratik bir yapının oluşmasını sağlamış bu da geniş ölçekte toplumların din ile kurdukları ilişkilerin değişmesine yol açmıştır.

‘’Sekülerleşme kavramı sosyoloji literatürüne Weber tarafından kazandırıldı. Weber kavramı ‘rasyonelleşme-gözün açılması’ veya başka bir ifadeyle büyüden ya da gizemden uzaklaşma anlamında kullandı’’(Köse, 2001:2). Max Weber’e göre sekülerleşme, kapitalizm ile özdeş ve yalnızca Batı toplumlarına özgü bir kavramdır. Batı toplumlarında kapitalizm, rasyonelleşmeye bağlı sekülerleşme ile meydana gelmektedir. Seküler hayat geleneksel yaşamdan uzaklaşmayı ve faaliyetlerin yalnız bilim ve akıl ile yürütülebileceğini savunmaktadır. Weber sekülerleşme için sıklıkla ‘dünyanın büyüden kurtulması’ ifadesini kullanmıştır. Modern bir dünya kurabilmek için bu olmazsa olmazdır.  Thomas Luckmann’ın sekülerleşme tanımı şu şekildedir; İnsanların yaşamları boyunca karşılaştıkları sorunları çözmek amacıyla dinin dışında dinamikler arama çabası ve dinin, dini olmayan alanlardaki etkilerinin kısıtlanması, herhangi bir dinin ifade ediliş aracı olmaktan çıkarılmasıdır. Richard Fenn ise sekülerleşmeyi, dini yapıların toplumsal güçlerinin zayıflaması, kutsallığın sorgulanması ve gelenekselliğin çözülmeye başlaması süreci olarak tanımlamaktadır. Ölümden sonraki hayattan ziyade bu dünyanın değer kazanması ifade edilmektedir.

Batı toplumlarının sıkça kullandığı sekülerleşme terimine Türkiye ve akademi dünyası uzak kalmıştır. Türkiye’de bu terime uzak kalınmasında üç önemli neden bulunmaktadır; birincisi, sekülerleşmenin eleştirisini yapanların çoğunlukla onu dinsizlik olarak tanımlaması; ikincisi, Türkiye’de din ve devlet işlerinin ayrılması anlamındaki laikliğin çoğu yerde sekülerleşme anlamında kullanılıyor olması; üçüncüsü, sekülerleşmenin ilgi duyduğu alanlara başka bir kavramın hakim olması: Muhafazakarlık.

Laiklik dinin yaygın olup olmamasıyla ilgilenmeyip siyasal toplumsal alanı kendisine konu edinirken sekülerleşme dinin yaygınlığıyla, onun referans alınıp alınmamasıyla ilgilidir ve bireysel alanları kendisine konu edinmiştir. ‘’En geniş anlamı ile laiklik, din ve devlet arasındaki ilişkiye, sekülerleşme ise din ve toplum arasındaki ilişkiye dairdir’’(Ertit, 2014:118). Geleneksel yapıların muhafaza edilmesini ifade eden muhafazakârlık ise, içinde bulunduğumuz çağın getirilerini göz ardı etmeden, kültürel birikimi kaybetmeden toplumsal değerlerin korunması gerektiğini savunan siyasi bir düşüncedir. Bu kuvvetli görüş isminden ve içeriğinden de anlaşılacağı üzere gelenekselliği yıkacak her türlü söylem ve davranıştan uzak durmayı gerektirmektedir.

‘’İlk dönemlerde Yahudi ve Hıristiyan geleneğinde seküler kişi, dışarıdan bir yabancıdır’’(Ekinci,2018:328). Bu geleneğe göre din özelleşmiş bir kurumdur ve tamamıyla bireyseldir. Kilise dini yapısının yanı sıra din görevlileri ile bütünleştirilmiş bir sınıf haline gelmiştir dolayısıyla seküler kişi bu sınıfta yer almayan kimseler olarak adlandırılmıştır. Seküler insan özellikle aydınlanma süreci ile birlikte ilahi olana meydan okumuş, aklı ve modernliği temele almıştır. ‘’Sekülarizasyonla ortaya konulmak istenen asıl maksat, toplum ve kültür alanlarının dini kurumlar ve sembollerin egemenliğinden çıkarıldığı süreçtir. Kültür ve sembollerden bahsedildiğinde ise, sekülarizasyonun toplumsal–yapısal bir süreçten daha fazla bir şey olduğunun ortaya çıkışı söz konusudur’’(Ekinci, 2018:328). Neredeyse tüm dünyada bilimin seküler bir tavır takınması gerekliğinin savunulması, edebiyattan felsefeye, sanattan ekonomiye tüm bu alanların dini içerikten bağımsız var olması gerekliliğinin vurgulanması, seküler kesim tarafından sekülerliğin öznellik ile eşdeğer tutulduğunu göstermektedir.

Türkiye’de özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında yeni bir dünya düzeni kurulmuş ve 1946 itibariyle literatürümüze girmiş bu yeni kavram ile ilgili çalışmalar yapılmaya başlamıştır.      ‘’Bu dalga veya “seküler kültürel yönelim” her ne kadar Batı’da ortaya çıkmış ve orada egemen olmuşsa da orada kalmamış ve çevre ülke ve kıtaları da etkilemiştir. Bu etkilenmeyi, Türkiye’nin yoğunluklu olarak özellikle son 20-30 yıl içerisinde hissettiğini söylemek yanlış olmasa gerektir’’(Batur,2015:564). Peter Berger sekülerleşmenin Batı’da zamanla zayıfladığı belirtse de Türkiye’de çok yeni bir kavram olması nedeniyle canlılığını korumaktadır. Öyle ki batıda halen sekülerleşmenin egemenliğinden söz etmek mümkündür. Türkiye’de kırılma noktalarından biri olarak görülen 1980’li yıllarda sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda önemli değişimler yaşanmış, buna paralel olarak da sekülerleşme 2002 yılında ivme kazanmıştır. Bu dönemde İslami kesimin hayatını etkileyen köklü ve çelişkili bir dönüşüm söz konusu olmuştur. Kamusal alanda varlıklarını hissettirmeye başlayan İslami kesim, öte taraftan da serbest piyasa ekonomisiyle kapitalist sistemi meşrulaştırmaya başlamışlardır. ‘’ Her ne kadar Türkiye’de sekülerleşmenin, bir süreç olarak, ortaya çıkmasında siyasi aygıt ve politikaların ağırlıklı bir etkisinin bulunduğunu ifade etmemiz gerekirse de tarihsel süreç içerisinde ve din sekülarizm etkileşimi sonucunda, sekülerleşmenin artık toplumsal bir kabul ve onay gördüğünü de belirtmekte yarar vardır’’(Batur,2015:565).

KAYNAKLAR

  • Batur, B.(2015). Sekülerleşme Türkiye’de. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi . cilt 8, sayı 38.
  • Ekinci, İ.(2018). Sekülerleşme ve Din, Bitlis Eren Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi . cilt 7. Sayı 1. s.320-337.
  • Ertit, V.(2013). Sekülerleşme Teorisi, Muhafazakar Düşünce Dergisi. sayı 37 . s.207-228.
  • Ertit, V.(2014). Birbirinin Yerine Kullanılan İki Farklı Kavram: Sekülerleşme ve Laiklik. Akademik İncelemeler Dergisi . cilt 9. sayı 1. s. 103-124.
  • Köse, A.(2005) . Modernleşme-Sekülerleşme İlişkisi Üzerine Yeni Paradigmalar . MamDivan Toplantıları . (27 Aralık 2005).
  • Küçükcan, T. (2005) . Modernleşme ve Sekülerleşme Kuramları Bağlamında Din, Toplumsal Değişme ve İslam Dünyası . İslam Araştırmaları Dergisi . sayı 13 . s.109-128.

Yasemin Kırlangıç

AYBÜ Din Sosyolojisi YL Öğrencisi

YORUM GÖNDER.