Din Sosyolojisi

SİYASAL İSLAM- MEHMET ZEKİ İŞCAN

PAYLAŞ

SİYASAL İSLAM- MEHMET ZEKİ İŞCAN

Genel itibariyle Siyasal İslam’ın Özellikleri:

İslam, din olmanın ötesinde bir ideolojidir. Bu anlayışta din bütünü ile politize olmuş, insan hayatının tamamını kuşatmıştır. Devlet tamamen dinin içindedir.

Siyasal İslam’da İslam, özü itibariyle her şeyi açıklayan, toplumsal ve siyasal varoluşun bütün boyutlarını içeren ve hakikatin yalnızca kendisinin temsil ettiği, kapalı tekelci, tasarımcı ve kapsayıcı siyasi bir kurgudur. Dini devleti ve insanları ve yaşama biçimlerini belirlemek isteyen ideolojik bir yapıdır.

19.yy. İslamcılığını (İslam modernizmi) siyasal İslam ve bu yüzyılda gelişen dini ıslahat hareketleri ile beraber değerlendirilebilir mi?

Afganî ve Abduh’un başlattığı kabul edilen İslam modernizmi ile siyasal İslam arasındaki alaka şudur:

  1. İslam modernizmi de İslam’ı kültürel, siyasal hatta ekonomik bir kurtuluş reçetesi olarak ele almış, yumuşak da olsa bir ideoloji kimliği bir dünya görüşü özelliği kazandırmıştır.
  2. 19.yy. da batının meydan okumasıyla İslam dünyasının yüz yüze gelmesi, Müslümanları her bakımdan zayıflatması ve esaslı bir kimlik bunalımına sevk etmiştir. Müslüman entelektüeller, iç çöküntü meselesinden hareketle yeniden ihya üzerinde durmuşlar ve bunun ancak zihniyet değişikliği ile mümkün olacağını savunmuşlardır. Çünkü zihniyet, akide ve amel arasında sarsılmaz bir bağ vardır. Zihniyet düzelirse amel ve fiiller de fesattan kurtulur. Önemli olan her yönü ile beşeri bir uygarlığın oluşturulmasıdır. Her iki düşünce arasındaki bir diğer ilgi noktası da budur.

Ancak bundan sonra bu iki düşünce birbirlerinden tamamen ayrılmışlardır.

İslam Modernliği; batı medeniyeti üzerine objektif düşünme yolunu önerirmiş, İslam kültürü ile yeni akli düşünceler ve çağdaş ilimlere dayanan verilerin uzlaştırılmasını önererek Batı ile İslam dünyası arasındaki kapatılabileceğini, hiçbir manevi değişime ihtiyaç duymadan sadece batı teknolojisini almakla sorunların halline sıcak bakmadıkları gibi çağdaşlaşmanın bir zihniyet ve ahlak değişimi ile mümkün olabileceğini ortaya koymuştur. Yapıcı bir diyalog ve ortak kelimelerden buluşmadan yanadır.

Moderniteden kaçış yoktur. Bir kişi hem modern hem de Müslüman olabilir. Bunun için din ve dünya işleri ayrımı yapılır, dinin alanı mâneviyat ve ahlak, varlık alanı ise insanın İslam tarafından tamamen özgür bırakıldığını ortaya koymuştur.

Siyasal İslam; tam tersi görüşler serdetmiş hatta İslam modernizmine alternatif olarak ortaya çıkmıştır. İslam modernizmi İslam dünyasında gereken önemi görmemiştir.

Siyasal İslam katı bir ideolojiye yöneldi. Arkoun’a göre bilimsel düşünceye uygun nesnel gerçekliği kavrama siyasal ideolojiye göre tahammül edilemez bulunmuştur.

Varoluş koşulları ülküsel koşullara dönüştürüldü. İlk sorgulamalardaki tazeliğin yerini hazır cevaplar, eleştirinin yerini kavgalar aldı.

Entegrizm de siyasal İslam’ın en büyük özelliği oldu.

İki devre arasındaki bir diğer fark da siyasal İslam da yeni paradigmanın sapkın ve tersine bir şekilde içselleştirilmiş olmasıdır.

İslam modernistleri İslam’a olan sevgileri nedeniyle karşılaştırmalar yaptılar, uyumsuzluklara dikkat çektiler, gerçek sorunlara değindiler, hınç duyan insanlar olmamaya çalıştılar, Batının tüm etkilerinin farkında olarak entegre olmadılar.

Siyasal İslam ideologları ise Shayegan’ın ifadesi ile, siyasal İslam aydınları eleştirel düşünsel yerine Donkişotlara dönüştüler. R. Rıza, İslam Devleti kavramını ortaya atmış, İslam hem bir hidayet dini hem de siyaset ve hükümet dinidir. İslam hukukunu icra edebilmek için İslam devleti gereklidir. Rıza, hilafetten İslam devleti düşüncesine geçişin temsilcisidir.

İslam devleti kavramı, Osmanlı devletine karşı düşüncelerden neşet etmiştir. İslam devleti düşüncesinin güç kazanma nedeni 1. Dünya savaşında hilafet merkezinin İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasıdır. Mantık şudur: Osmanlı hilafeti ortadan kalkıyor, bunun yerine İslami esaslara sadık, kaynağı, işleyişi tayin ve tespit edebilecek bir devlet arayışı gereklidir. Rıza’nın “el-Hilâfe” adlı eseri bu açıdan önemlidir. O, hilafeti tamamen reddetmese de İslam devleti lehine ihmal edilmektedir. Hilafetin Arapların elinde kanun yapma ve yönetime nezaret eden bir kuruma dönüştürülmesini hükümet işi ile ilgisinin kesilmesini önermektedir. İslam Devleti Kavramı Arap Milliyetçiliğinin Bir Ürünü Olarak Ortaya Çıkmıştır.

İslam Devleti kavramı daha sonra İhvanı müslimin hareketi (Hasan el Benna-rızanın talebesi-) tarafından cevap ve batılı güçlerin Siyonist hareketin Müslüman toplum üzerindeki baskısına tepki olarak gelişmiştir.

İhvan: ilk İslamcı örgüt, radikal bir anti sömürgeci hareket, amaç: İslam ülkelerini batılı sömürgecilerden kurtarmaktır. Bu teşkilat eliyle batılı güçlere özellikle İngilizlere karşı duyulan tepkiler İslami bir ifadeye ve talebe dönüşmüştür.

İhvan, alternatif yerli bir model, yerli bir toplumsal sistem ve ideolojidir.

İslam’ın bir ideoloji olarak anlaşılmasında ihvan etkili olsa da İslam’ın siyasi, hukuki ve toplumsal bir sistem ve ideoloji olarak sistematize edilmesi Pakistanlı Mevdudî eliyle gerçekleşmiştir. Pakistan İslam adına kurulmuş bir devletti. Mevdudî’nin İslam devleti üzerine bu kadar durması, Pakistan’ın bu siyasal gerçekliğinin etkisi büyüktür.

Ya İslam Ya Cahiliye: Romantik Devrimcilik

Mevdudî gibi İslam’ı hakimiyet ve Cahiliye kavramlarından yola çıkarak bir toplumsal- siyasal sistemin adı olarak sunmaktadır. Siyasal İslam’ın bir başka teorisyeni, Seyyid Kutuptur. O Mevdudî’nin fikirlerini İhvan içinde temsil etmiştir. Kitabı “Yoldaki İşaretler” devrimci siyasal İslam’ın anayasası haline geldi. Bu kitaptan sonra İhvan saflarında kırılmalar meydana gelmiş ve değişik İslamcı gruplar neşet etmeye başlamıştır. “Yoldaki İşaretler” de ki gözlemi Batı’nın iflas ettiği, artık dünyanın buhranlı bir dönemden geçtiğini, İslam’ın ortaya çıkma zamanının geldiğini, diriliş alanının ise, batının çöktüğü alan olan “değerler alanı’dır.” Sosyalist sistemlerde insanın genel olarak hor görülmesi, kapitalist düzende sermaye egemenliği, fertlerin sömürülmesi ile ortaya çıkan zulüm, Allah’ın hakimiyetine el koymanın ve Allah’ın insanlar için belirlediği haysiyetin inkar edilmesinin sonucudur. Artık beyaz insan devri sona ermelidir. Hakimiyet insanın elinde olduğu sürece zulüm bitmez.

Siyasal İslam’ın başlangıcı, Osmanlı’nın çöküşü akabinde başlamıştır. Batı sömürgesine karşı mücadele veren İslam, bağımsızlığın simgesi haline gelmiştir. Bu yüzden İslam ‘kimlik arayışı’nın odak noktasında yer almıştır.

Cahiliyet, Allah’ın yerine insanın hakimiyetini esas alır. İnsana çirkin değerler oluşturma, sistem koyma ve bunlardan kendine pay çıkarma hakkı tanıyan her şey cahiliyedir. İlk İslam topluluğunun benimsediği yöntem benimsenirse kurtuluşa erilir.

Daha sonra üçüncü dünya ülkelerinin karşılaştığı tüm sorunlar İslamcı hareketlerin geliştiği koşulları belirleyen ögeler olarak ortaya çıkmıştır.

İslam bütün beşerin nizamıdır.

1967’den sonra İslamcı örgütler daha keskin bir surette ideolojik ve kitlesel bir boyut kazanmıştır. Birleşik Arap ordularının İsrail tarafından 1967’de mağlup edilmesi bir meşruiyet krizi yaratmıştır.  Tabi ki bu işgale ABD ve Sovyetler birliği ses çıkarmayınca Araplar yalnız kaldı. Batıdan devşirilen siyasal yerine yerli siyasal kimlik arayışı özlü bir şekilde hakim olmaya başlamıştır. İsrail’in de dini kimlik üzerine kurulu bir devlet olması, güçlü olmanın rolünün de İslam’dan geçtiği çağrılarını güçlendirmiştir. Ayrıca 1975’de Lübnan iç savasının başlaması, Arap sosyalizmine ve milliyetçiliğine büyük darbe vurdu. Bu iç savaşla birlikte İslamcılar arasında İslam’a karsı Hristiyan –Yahudi komplosu görüşü kuvvetlendi.

Bu gelişmelerden sonra şeriatın toplum düzenlenmesinde meşru bir çatı haline gelmesini isteyen Arap kitlelerinin büyük bir bölümü sosyalizm ve milliyetçilik gibi diğer Batılı sistemler karşısında İslamcılık, baskın bir dünya görüşü haline geldi. İsrail bir Yahudi devleti ise inanç değerleri ile özel bir kültür meydana getirmek için Müslümanların da bir devlet teşkil etmeye hakları vardır.

Siyasal İslam’ın Görüş ve Temsilcileri

Devrimsiz İslami Düzen Arayışı- Hasan El Benna ve İhvan-I Müslimin

Aşağıdan yukarıya İslamileştirmenin en önemli grubudur. Ona göre din nasihattir. Reşit Rıza’nın talebelerinden biridir. Ölümünden sonra Rıza’nın el-Menâr adlı dergisini devralmış ve R. Rıza’nın hedefleri doğrultusunda çalışmaya başlamıştır. İlk İslâmcı örgüt olan İhvan-ı Müslimin, radikal bir anti sömürgeci harekettir. 1928’de hareketi başlatan Hasan el-Benna’nın öncelikli hedefi, İslâm ülkelerinin ‘sömürgeci Batılı güçlerden’ kurtarılması olmuştur. Bu teşkilat eliyle, Batılı güçlere (özellikle İngiliz yönetimine) karşı duyulan tepkiler, İslâmi bir ifadeye ve talebe dönüşmüştür. Sömürgeci yönetimlere, Batılılaşmış yönetici elitlerin dayatmalarına karşı İhvan, İslâm’ı, ‘yabancı ideolojilere’ alternatif yerli bir model, yerli bir toplumsal sistem ve ideoloji olarak sunmuştur.

Mevdudi’nin İslam Devleti Vurgusu:

İhvanın oluşturduğu dini literatür, Mevdudî tarafından geliştirilmiş, diğer ideolojilerle mücadele etmeye yarayan siyasal ve sosyal düzeyde fonksiyon icra eden bir ideoloji haline gelmiştir.

Mevdudî’nin tüm görüşleri İlah, Rab, ibadet ve din kavramları üzerine şekillenmiştir. Zira bu terimler Kur’an ‘da geniş manaları ile yer almıştır. Allah da bu kavramların gereğini istemektedir. Ama bu terimler bugün, anlamını kaybederek daralmışlardır.

Mevdudî’ye göre kim ki Allah’ın dışında bir otorite kabul eder, koyulan kanunu şer’i bir kanun mesabesinde görür, Allah’a şirk koşmuş olur.

Sonuçta Mevdudî, dinin komplike bir hayat nizamı olduğunu, fert ve toplum hayatının hiçbir yönünün bu sınırlar dışında kalamayacağını deklare etmektedir. Bir insana gereken sosyal hayattan en ince ayrıntılara kadar dinin ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtir.

Siyasal İslam’ın en temel tezi:

  1. Hakimiyet Allah’ındır.
  2. Şeriat yasası her yerde ve her zaman geçerlidir. Ve her şeyi (din-dünya-devlet) kapsar.

Hareket noktası bir toplumun cahiliye olup olmadığıdır. Bu konudaki yeter ölçü ise o toplumun kabul ettiği hakimiyet türünde gizlidir.

Mevdûdî bir taraftan sömürge düzenine, diğer taraftan Hinduların baskın kültür olarak yükselişine karşı çıkmıştır. En büyük gayesi Pakistan’ı dünyaya örnek teşkil edecek modern bir İslâm devleti olarak kurmaktı. Cevaplamaya çalıştığı ilk soru Müslümanların sömürge konumuna düşme sebepleriyle alâkalıdır. Batı medeniyetini birçok yönden eleştiren Mevdûdî’ye göre Batılılar ilim ve kılıç gücünü, yani bilim ve teknolojiyi kullanarak dünya hâkimiyetini ele geçirmişlerdir. Bu süreçte pek çok medeniyet Batı medeniyetinin bünyesinde kolayca erimiş ve kaybolmuş, Müslümanlar ise tam ve kâmil bir medeniyete sahip oldukları için Batı karşısında durmayı başarmışlardır. Mevdûdî’ye göre bu iki medeniyetin çarpışması hâlâ devam etmektedir. İslâm ülkelerinin yabancılar tarafından sömürgeleştirilmesi asırlardan beri Müslümanların dinen, fikren ve ahlâken gerilemelerinin tabii sonucudur. İslâm toplumunun bilim ve teknolojide ciddi bir varlık gösterememesi yüzünden Batı bu coğrafyayı kolonileştirmiş, açtığı eğitim kurumlarında kendi değerlerine yabancılaşan kimseler kanalıyla gerçekleştirdiği sömürge faaliyetini giderek kültür ve kimlik alanına da yaymıştır. Bunun karşısında geleneksel muhafazakâr kesim, eskimiş ve birçok bakımdan işlevini yitirmiş bir kültür mirasına sahip çıktığından dolayı kendi toplumlarının kurtuluşu için yeni projeler üretip devreye sokamamıştır.

İhvan teşkilatının bir üyesi olan ve kurulu düzenden radikal bir kopmayı salık veren Seyyid Kutup ’un fikirleri de İslâmcı atmosfere büyük katkı sağlamıştır.

Seyit Kutup’ tan sonra Vehhabiliğin İslâm nizamı ve cahiliye ayrımı, “yolların ayrım noktası” olarak, Batı siyasal sistemleri karşısında bir ideoloji hüviyetinde kendini göstermiştir. İhvan’ın İslâm’ın bir ideoloji olarak anlaşılmasında büyük rolü olmasına rağmen, İslâm’ın pür siyasi, hukuki, toplumsal bir sistem ve ideoloji olarak sıkı bir doku ile sistematize edilmesi, Mevdudî (1903-1979) eliyle gerçekleştirilmiştir. Bilindiği gibi Pakistan ilk kurulduğunda, İslâmi yaşam biçiminin gerçekleştirilmesini sağlayacak koşulları yaratma yüklenimi altına resmen giren bir devlet olmuştur. Başka bir ifade ile Pakistan, İslâm adına kurulmuş bir devlettir. Mevdudî’nin, özellikle İslâm devleti üzerinde durmasında, Pakistan’ın bu siyasal gerçekliğinin rolü büyüktür. Mevdudî, Pakistan İslâm devleti ideolojisini işlemeye koyulan bir şahıstır. O, bilgiye dayanarak, bu tür bir yüklenimi yerine getirmeye çalışmış, bu konuda öncülüğü her zaman elde tutmuştur. Başta Kur’an’da Dört Terim olmak üzere kaleme aldığı eserler, siyasal İslâm’ın belli başlı fikrî kaynaklarını teşkil etmiştir.

Genel olarak denilebilir ki siyasal İslâm’ın başlangıcı, İslâm’ın uluslararası ölçekte eriştiği muazzam gücü olan Osmanlı’nın çöküşü akabinde olmuştur. Batı sömürgeciliğine karşı mücadele veren ülkelerde İslâm, bağımsızlığın simgesi haline gelmiştir. Bu yüzden İslâm, kimlik arayışının odak noktasında yer almıştır. Meşruiyet krizi İslâm’ı, diğer ideolojilerle mücadele etmeye yarayan bir ideoloji ve siyasi güç olarak anlamaya vesile olmuştur. Daha sonra üçüncü dünya ülkelerinin karşılaştığı tüm sorunlar, İslâmcı hareketlerin geliştiği koşulları belirleyen öğeler olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim 1967’den sonra İslâmcı örgütlerin, daha keskin bir surette ideolojik ve kitlesel bir boyut kazandığı görülmüştür. Birleşik Arap ordularının (Mısır, Suriye, Ürdün) İsrail tarafından 1967’de mağlup edilmesi, mühim bir meşruiyet krizi yaratmıştır. Özellikle Kudüs’ün işgali karşısında Arap devletlerinin teslimiyeti, Araplar arasında hayal kırıklığı yaratmış, Batıdan devşirilen ‘siyasal’ yerine yeni ve yerli siyasal kimlik arayışı, daha özlü bir şekilde hâkim olmaya başlamıştır. Devleti dinî anlayışın merkezine koyan fikirler, bu süreçte çok fazla etkinlik kazanmıştır. Şiddetin İslâmcılar tarafından benimsenmesi de bu dönemden sonra olmuştur. Bir başka ifade ile Arap-İsrail savaşı, modernleşmeye ulaşmanın vasıtaları olarak teşvik edilen “yabancı ideolojilerin” vaatlerine duyulan güvenin sorgulanmasına yol açmıştır. Bu noktada İslâmcılık, kendisini, kesin bir zaferin vaadiyle alternatif olarak sunmaya başlamıştır. İsrail’in dini kimlik üzerine kurulu bir devlet olduğu anlayışının artması da güçlü olmanın rolünün İslâm’dan geçtiği çağrılarını güçlendirmiştir. Aynı zamanda İsrail yetkililerinin, işgal edilen bölgelere sahip olmanın, ilahî bir takdir ve doğrulama olduğunu ısrarla işlemeleri, siyasi ve bölgesel bir anlaşmazlığın dinî bir boyuta kaymasını kolaylaştıran yardımcı bir etken vazifesi görmüştür. Diğer taraftan Sovyetler Birliği ve ABD’nin İsrail tarafından işgal edilen bölgeyi kurtarmak için Arap çabalarına aktif olarak destek vermemesi, Araplarda yalnızlık duygusunu artırmıştır. İlaveten 1975’te Lübnan iç savaşının başlaması, Arap sosyalizmine ve milliyetçiliğine büyük darbe indirmiştir. Bu iç savaş ve dinamikleri de İslâmcılar arasında İslâm’a karşı bir Hristiyan-Yahudi komplosu olduğu görüşünü kuvvetlendirmiştir. Böylece bu savaş ve bu savaşın yol açtığı diğer siyasi uzantılar, inanç krizi hakkında bir şeyler söylemek için, standart ölçü haline gelmiştir. Temmuz 1967 savaşından ve buna bağlı diğer gelişmelerden sonra, şeriatın toplum düzenlemesinde meşru bir çatı haline gelmesini, gittikçe artan bir şekilde isteyen Arap kitlelerinin büyük bir bölümü arasında İslâmcılık, sosyalizm, milliyetçilik ve diğer batılı sistemler karşısında baskın bir dünya görüşü haline gelmiştir. İslâmcılar, İsrail’in bir Yahudi devleti meydana getirmesinde olduğu gibi, kendilerinin de inancın değerleri ile boyanmış özel bir kültür meydana getirmek için İslâmcı bir devlet teşkil etmeye hakları olduğunu iddia etmişlerdir.

Özetlemek gerekirse Müslümanların izlediği “direniş ideolojileri”, Üçüncü Dünya’nın ulusal kurtuluş ve self determinasyon fikirleriyle doludur. Müslüman ve Arapların ulusal kurtuluş hareketlerinin direniş ideolojileri üzerindeki modern ulusçu düşüncenin etkisi, İslâm geleneğindeki her şeyden daha fazladır. Siyasal İslâm bu yüzden İslâmi gelenekten beslenerek değil Üçüncü Dünya’nın sömürge karşıtı ve emperyalizm karşıtı ulusçu ideolojilerine uyacak şekilde yeniden inşa edilmiştir. İdeolojiler geleneğe göre inşa edilmezler.

Bütün bunlardan sonra siyasal İslâm’ın, dinin bir gereği olarak değil, bazı sosyal ve siyasal etkilerin bir sonucu olarak ortaya çıktığı, rahatlıkla söylenebilir. Siyasal İslâm, Soğuk Savaş döneminin mümkün kıldığı ideolojik bir söylemdir. Bu anlayışın, sosyolojik olanı görmezlikten gelmeye yönelik esas bir işlevi olduğu ifade edilebilir. Başka bir ifade ile siyasal İslâm başlığının ihtiva ettiği gerilim, İslâm’ın modern zamanlarda yaşadığı bütün gerilimler gibi, İslâm’a içsel değildir. İslâm’ı da kuşatan bir ‘gerçekliğin” yargısıdır. Gerçekliğin dilinin hegemonik gücü, İslâm’ı gölgelemiş, onu bir gölge fenomen olarak ortada bırakmıştır. Bir takım çağdaş kavramlardan yola çıkılarak İslâm üzerinde düşünülmüş, böylece, İslâm’ın kendisi olma imkânı ilk başta ortadan kalkmıştır. Böyle bir “kırılma”, İslâm tarihinde de çokça gözlemlendiği gibi, aklın gerçekliğe uyum sağlamadaki yeteneksizliğinden kaynaklanmış olabilir. Gerçeklik tüm görünümleriyle mutlaklaştırıldığında, akıl kendi kabuğuna, kendini güvende hissettiği yere dönmüştür. İslâm’ın bütüncül bir sistem olarak görülmesi daha çok “yeni paradigmalar” tesiri ile olmuştur. Başka bir ifade ile devlet, ekonomi, hukuk başta olmak üzere hayatın her veçhesini karşılayan bir din anlayışı, modern zamanların ürünüdür.

Sözgelimi her şeyi devlet kavramı merkezinde değerlendirme modern bir tavırdır. Modern bir ideoloji olan faşizmin siyasal anlamı şudur: “Her şey devletin içinde, hiçbir şey devletin dışında değil.” Şimdi “her şey dinin içinde hiçbir şey dinin dışında değil” anlayışının gerçek temelinin bu modern otoriter zihniyet olduğunu daha kolay söyleyebiliriz. Yine Aydınlanmanın oluşturduğu aşkınlığın en belirgin yönü, toplumun her noktasını aydınlatma arzusu, yani mutlak bir saydamlığın mümkün olduğuna dair inancıdır; kör noktası kalmamış bir dünya dinsellikten çıkarak sosyal pratik haline gelmiş bir din anlayışı büyük ölçüde aydınlanmanın bir ürünüdür. Siyasal İslâm, din olmak istemeyen din şekliyle aydınlanmanın bir yan ürünüdür.

Modern bir kategori olarak siyasal İslâm düşüncesinin ya da hareketinin gelenekle bir ilgisi de ancak şöyle kurulabilir: İslâmcılık özünde bir tür mehdici harekettir. Siyasal İslâm hareketi, mehdiciliğin yeniden canlanmasına örnek olarak verilebilir. “İslâm gelecek dertler bitecek” sloganının da gösterdiği gibi “İslâm’ın iktidarına” mehdinin kurtarıcılığı yüklenmektedir. Çünkü bu düşünce, Gibb’in ifadelerini kullanacak olursak, “Arap-İslâm zihninin doğal dürtüsünü yansıtan, bizzat kendi duygusal nedenleri ile hareket eden, dayanılmaz olan duruma, bazı özel ilgilerle feryadı içeren bir tür romantizmin hakiki ürünü” dür.

Siyasal İslâm’da İslâm adeta keyfi bir kategori olarak varlığını sürdürmektedir. Her türlü eklemlemelere müsait bir yapı barındırdığı için kendisine iliştirilen içeriklere bir ‘yafta’ ‘hizmeti’ görmektedir. Burada ‘İslâm’, çeşitli meşruiyet ve temsilleri ifade eden salt bir sözcük mesabesindedir. Ortada İslâm yoktur, ‘İslâm’ adını taşıyan kültürler, ideolojiler, kurtuluşçu partiler, devrimci yönelişler, kabile hümanizmaları, cemaatçi yapılanmalar, beşeri sistem ve inşalar vardır.

Bunun için bazı çevreler tarafından dinin giderek artan derecede kendini ifade etmeye başlaması olarak değerlendirilen süreç, aslında dinin siyasallaşmış, siyasallaştırılmış halinin modernite, köken arayışı gibi çağdaş sorunlara ilişkin iddialarıyla birlikte, kendi alanından çıkmasını ve dışarıya doğru patlamasını ifade etmektedir. Burada dinin hayat perspektifi, bir ideolojiye dönüşmüştür. Din olmak istemeyen bir din anlayışı ile karşı karşıya kalınmıştır. Burada dinin araçsallaştırılması söz konusudur. İnsan bir düşünceyi din olarak duyumsamak suretiyle kuvvetlendirme yoluna gider. Böylelikle varsayımı ortadan kaldırır. Bu, düşünceyi eleştiri ve kuşku ortamından çıkarıp kutsallaştırır. Sonunda düşünce Tanrı düşüncesi olarak galip gelir.

Sonuç:

Siyasal İslam’da salt dinsel hedeflerin ötesinde toplumsal yapı ve devlette radikal reformlar öneren politik gündem hakim rol oynamaktadır.

Siyasal İslam, politik, kültürel ekonomik ve sosyal anlamda batının kuşatılmışlık duygusu içinde ürettiği radikal söylemle kendini kurtuluş ideolojisi olarak gelişme göstermiştir. Sonuçta batılı ideolojilere karşı onlara meydan okuma olarak “izm” olma yolunu tutmuştur.

Siyasal İslam, İslam dünyasındaki çöküşe karşı da bir tepkidir. Kendisini “hakimiyet” kavramı üzerine temellendirme nedeni budur.

Siyasal İslam’ın en önemli varlık nedeni, “batı ile nasıl baş edilebileceği” sorusudur. Onu sadece egemen model değil, medeniyet ve kalkınma, kimlik oluşturmadır.

Hayatın bütün alanını kapsayan siyaset, hukuk, devlet ve toplumu düzenleyen total ve bu anlamda modern bir ideoloji biçiminde algılanmıştır.

Shayegan’ın deyimiyle siyasal İslam, tarihin randevusunu kaçıranların kendilerine dünya oluşturma gayretleridir. Bu dünya ‘şeyler üzerinde etki yapamayan fikirlerden oluşmaktadır. Çünkü yeterli birikim ve olgunluk yoktur. Gelişmeleri tanımak için zihinlerde elverişli sözcüklerin ve uygun tasvirlerin bulunmadığı bir kültür coğrafyasında oluşmuş toparlayıcı, tikelle olgusalla ilgilenmeyen, ayrıntılardan yorulan, yuvarlak fikirler mesabesindedir. “Hakimiyet Allah’ındır, çözüm İslam’dır” sloganları siyasal İslam’a büyülü bir nitelik kazandırmışsa da onu karmaşık birçok problemin fiilen çözümünü ortaya koymaktan da kurtarmıştır.

Siyasal İslam doğası itibariyle siyasidir, İslam’a ‘meşrulaştırıcı’ bir rol biçilmiştir.

Sosyal buhranların yaşandığı zaman dilimlerinde radikal söylemler geliştirenlerin ideallerini gerçekleştirmek için yüce değerlere başvurular. Bunları asıl motive eden, yüce değerler değil, bu söylemin ortaya çıktığı dünyaya ait özgül koşullardır. Burada yüce değer, bu özgül koşulları örten sembolik bir öncü durumundadır.

Allah’ın indirdiği son din olarak İslam, hiçbir şekilde Allah’ın karışmadığı neredeyse bütün toplumsal şartlardan, aktörlerden kaynaklanmış sorunlardan ve sorumluluklardan kurtarılmalıdır. Bunun için yapılması gereken şey; bir Din olarak saf İslam’ı ortaya koymaya çalışmaktır, İslam açık ve seçik kavramlara dayandırılarak kristalize edilmeli, akide gelip geçici unsurlara dayandırılmamalıdır.

Her din devleti ve toplumu örgütleyen bir yasa olarak belirlendiğinde geri gitmekte, insan iradesi ve düşüncesi de dumura uğramaktadır. Çünkü insan ve onun aklına ait özerk bölge belirlenmediğinde ise:

  1. İnsan, ilahi olan olarak tasarlanan ideolojinin tuzağına düşmektedir.
  2. ilahi olan da bize ait düşünce ve eylemlerin kurbanı olmaktadır.

Maddi alanla karışan bir din yozlaşır. Din, aşkın boyuttur, fiillerimizin bizzat kendisi değil, onları yönlendiren ve bize güç veren motivasyondur.

Din olgusuna damgasını vuran şey, artık söylem değiştiremeyeceğimiz, sadece ona ait olduğumuz bir yerin bulunmasıdır.

Din programlanmış dünyanın sıkıntıları ile meşgul olmak yerine insanları bu sıkıntıdan uzaklaştırabilecek onlara yeni bir dünyanın keşfini sağlayabilecek manevi projeler üzerinde durmalıdır.

Özet: Zeliha Bengisu AYATA

Editör: Yusuf YARALIOĞLU

Düzenleyen Editör Yardımcısı: Meryem Sümeyye ATMACA