<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Elif Kalkan | Din Sosyolojisi</title>
	<atom:link href="https://dinsosyolojisi.com.tr/author/elifaygun/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://dinsosyolojisi.com.tr</link>
	<description>Din Sosyolojisi Hakkında</description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 May 2024 01:01:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.3.18</generator>

<image>
	<url>https://dinsosyolojisi.com.tr/wp-content/uploads/2021/10/favicon1.png</url>
	<title>Elif Kalkan | Din Sosyolojisi</title>
	<link>https://dinsosyolojisi.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title></title>
		<link>https://dinsosyolojisi.com.tr/7395-2/</link>
				<comments>https://dinsosyolojisi.com.tr/7395-2/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 26 Feb 2024 09:39:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Elif Kalkan]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://dinsosyolojisi.com.tr/?p=7395</guid>
				<description><![CDATA[<p>YARALI BİLİNÇ Daryush Shayegan Okumaya çalıştığım eser aslında, Doğu toplumları (yazarın deyimi ile Asya ülkeleri) ile Batı toplumları arasındaki kültürel ve zihinsel farklıklara dair yapılmış analizlerden ibarettir diye bilirim. Kitap metodik bir bütünlük içermese de anlam ve felsefi olarak oldukça tutarlı bir bütünlük arz etmektedir.Bu eserde Doğulunun nasıl düşündüğünü, hayata nasıl baktığını anlamaya çalışır ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://dinsosyolojisi.com.tr/7395-2/"></a> first appeared on <a href="https://dinsosyolojisi.com.tr">Din Sosyolojisi</a>.</p>]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left"><strong>YARALI BİLİNÇ</strong></p>
<p style="text-align: left"><strong>Daryush Shayegan</strong></p>
<p style="text-align: left">Okumaya çalıştığım eser aslında, Doğu toplumları (yazarın deyimi ile Asya ülkeleri) ile Batı toplumları arasındaki kültürel ve zihinsel farklıklara dair yapılmış analizlerden ibarettir diye bilirim. Kitap metodik bir bütünlük içermese de anlam ve felsefi olarak oldukça tutarlı bir bütünlük arz etmektedir.Bu eserde Doğulunun nasıl düşündüğünü, hayata nasıl baktığını anlamaya çalışır ve Doğulunun Batıya karşı inşa etmiş olduğu düşünce paradigmasının genel kodlarını vererek üzerinde durduğu Doğu-Batı farklılaşmasını yeniden yorumlar. Doğu ve Batıya ikili uygarlıklar şeklinde baktığı eserinde bu iki uygarlığın karşılaşmasında ortaya çıkan zihinsel yarılmalara işaret ederek bu sürecin nasıl Doğu aleyhine dönmekte olduğunun izahını yapar.</p>
<p style="text-align: left">Öncelikle dünya kültürlerini Asya uygarlıkları ile Batı uygarlıkları gibi bir ayrıma gitmiş ve İslam, İran, Hint, Çin ve Budist kültürlerin ağırlık merkezini oluşturduğu Asya uygarlıkları ile Batı uygarlığını maddi, zihinsel, kültürel ve sanatsal yönden karşılaştırmıştır.  Batı düşüncesinin “Düşey Seyir” olarak adlandırdığı süreçte ortaya çıkan nihilizm (hiççilik) felsefesi içinde iken, Asya uygarlıklarının bu zaman zarfındaki dönüşümüne, Asya uygarlıklarının yaşadığı sancılara, tabiri caiz ise iki arada bir derede kalma hallerine eğilir. Onun düşeylikten kastı, Batının yukarıdan aşağıya doğru, sezgisel düşünceden teknik düşüncenin egemenliğine uzanan değişim çizgisidir.  İki dünyanın karşılaşmasında hem Batı düşündeki evrime hem de Asya’da ortaya çıkan Batılılaşmaya bakar.   Aslında Batılılaşmadan öte,  kendine yabancılaşma, ulusal hatıratında kaybolma, toplumsal mutasyona uğrama, sanatta ve zaman kavramındaki dönüşümlere bakarak felsefi ve sosyolojik bir çözümleme yapmaya girişir. Ona göre Asya uygarlıkları, kendilerini etkileyen ve egemen olan bu uygarlığın bilincinde değildirler. Bundan dolayı bilinçsizlik temelinde Batı düşüncesinin pek çok kavramı, sorgusuz sualsiz ve analitik çözümleme süzgecinden geçirmeden kabul edilmiştir. Batı düşüncesi dinamikliği, çeşitliliği, konu zenginliği ve etki gücü bakımından yeryüzünde müstesna bir olgudur ve bu olgu, Asya uygarlıklarının manevi mirasını teşkil eden inanç bütününü aşama aşama yok eden bir niteliğe sahip olmuştur. Bundan dolayı Asya uygarlıkları bir &#8216;çözülme&#8217; ve yahut &#8216;fetret&#8217; devrindedirler.</p>
<p style="text-align: left">Shayegan, Asya’nın hem Batının tarihi kaderi hem de kendi geleneğin hakkında bilgiye sahip olamadığını, bu yüzden de “<em>Katmerli Gaflet</em>” içinde olduğunu dile getirir. Ona göre problemi ortaya koymadan bildiklerini zannedenlerin tutumu <strong>   “katmerli gafleti, katmerli bir vehme</strong>” dönüştürmektedir. Batı düşüncesinin niteliğini tanıdığını, onu dizginlediğini ve ondan kültürel mirasına uygun öğeleri seçip aldığını sanan Asya, aynı zamanda kendi kimliğini koruduğuna yönelik yanılgı içerisindedir. Oysa biri ötekine feda edilmiştir ve Asya uygarlıkları Batı düşüncesinin saldırganlığına karşı ulusal hatıranın direnme gücüne sahip olamamıştır. Bir olgunun iki yüzünü yansıtan bu ‘katmerli vehim’ iki şekilde tezahür etmektedir: <strong>Batılılaşma ve kendine yabancılaşmadır.</strong> Kısaca O’na göre aslında batılılaşmak, kendine yabancılaşmaktır. Bu durum aslında bir çözülme veyahut “berzah” dönemidir. Ne tam Batı düşüncesinin merkezine yol alınabilmekte ne de ulusal hatırata. Bu iki merkezden kopuş, her türlü ‘mutasyona da hazır hale gelinmesine sebebiyet vermektedir. O’na göre Mutasyon yeni bir olgu olarak yeni bir zincirin başlangıcı ve dönüm noktasıdır ve Asya uygarlıkları bu mutasyonun oluşum evrelerini yaşamaktadırlar. Batı tarihinin sonuçlarının kirliliğiyle karşı karşıya olduğumuz halde bunun farkında değiliz. Fakat Batılılar bizim aksimize kendilerinin yarattığı güçlerin sonuçları konusunda yeni bir bilinç aşamasında bulunmaktadırlar. Biz Batı’da ortaya çıkan bilinç ve akla göre henüz “gaflet” aşamasındayız. Bizim gafletimiz, gelişmiş bilim ve teknoloji ve onun ilerlemiş dünyadaki şaşırtıcı kullanılabilirliği konusunda değil, bu değişimleri mümkün kılan düşüncenin dinamik etmenleri karşısındaki gafletimizdir. Batı’nın sultasından duyulan korku ve bizim ondan kurtulma çabamız, bizi ekonomik bir kurtuluşa ulaştıracağına Batı kültürüne teslim olmaya sürükleyen daha büyük bir gaflete neden olmaktadır.</p>
<p style="text-align: left">“Neden bizim bilincimiz yok? Bilincimiz yok; çünkü seçme gücümüz yok. Çünkü bize dayatılan şey, parçalanamaz bir bütünlük hükmü taşımaktadır ve bunun parçalarını birbirinden ayırarak aralarından bizim kültürel ölçülerimize uygun olan öğeleri seçmek imkânsızdır. Örneğin biz tekniği kabul ediyoruz; ama onun yok edici sonuçlarından sakınıyoruz diyemeyiz. Çünkü teknik bizzat düşünsel bir değişimin ve birkaç bin yıllık bir gelişimin nihai sonucudur. Başka bir deyişle teknik, Batı düşüncesinin kaçınılmaz sonudur.”</p>
<p style="text-align: left"><strong>Çözüm Önerisi</strong>, Asya’nın karşı karşıya bulunduğu uygarlık karşısındaki başarısı ancak onu tanımak ve felsefi düşüncede sorgulamaktan geçmektedir. Ne İslam dininin eteğinde gelişmiş geleneksel düşünce ne doğa bilimleri ve ne de sosyal bilimler bu sorgulamayı yapabilir. Ancak felsefi yöntemle bu yapılabilir. Zira ‘Asya uygarlıklarının tarihi kaderi’ felsefi bir problemdir ve batılıdır. Problemleri ortaya çıkaran Batı düşüncesi olduğuna göre, buna yine Batı düşüncesinin silahlarıyla; yani sorgulama, analitik ve eleştirel düşünme yöntemiyle karşı koymak ve Batılı düşünce tarzını doğru kavramakla mümkündür.</p>
<p style="text-align: left">Doğu toplumlarının özelliklerini özetleyecek olursam, Batı düşüncesinde farklı dönemlerde duraklamalar olsa da Batı-dışı uygarlıkların çoğu tinsel alanlarda vardıkları inanılamaz bütünlüğe rağmen ne klasik çağ ne eleştirel çağ ne de modern çağ gibi bu sarsıntıları yaşamamışlardır.   Başkalarının kefaleti ile maruz kalmışlardır. Asya Uygarlıklarının Batı ile Karşılaşmasında Yaşanan Kopuşları söyle ifade etmiştir. Öncelikle İslam ve İran, Hint, Çin ve Budist uygarlıklar olmak üzere Asya kültürünün dört büyük merkezi olduğunu iddia eder. Almanların Batı dünyasında üstlendikleri (Hegel’in Yunanlıların tutuşturmuş olduğu meşaleyi Almanların canlı tuttuğu iddiasından hareketle) misyonun benzerini İslam dünyasında İranlıların üstlendiğini ifade eden Shayegan, Farsçanın Asya’da dünya dili statüsün erişmesiyle hem diğer kültürlerle etkileşim hem de sentez gücünü beraberinde getirdiğini savunur ve bu merkezlerin önemini şöyle sıralar:  Gerek kültürel etkileşim ve tarihsel miras ve gerekse İslam’ın irfan meşalesi olması hasebiyle bir İran ruhundan söz edilebilmiştir. Asya’da her daim bereketli düşüncenin ve dinsel inancın kaynağı olan Hint merkezi ise, mitleri, felsefi düşünceleri, mantığı, doğa bilimleri ve inançları kendi içinde eriten Hinduizm maneviyat okyanusuna sahip olmuştur.</p>
<p style="text-align: left">Diğer taraftan bu büyük okyanusta genel olarak yeniden doğuş çemberinde dünya bir vehim dönüştürülmüş, varlık ıstırap şeklinde tahayyül edilmiş ve birey olmak önemsiz sayılmıştır. Bu dünyanın ayrıntıları üzerinde durmaktan kaçınan Hint felsefesi birlik (vahdet) soyut bir yapıya sahip olmuş, iç ve dış dünyada seyretme düşüncesine dayanmıştır. Çin’deki düşünce geleneğinde ise somut ve şairane betimlemelerden yararlanma, doğal güzelliklere ilgi, anlatımda özlük ve kısalık, hayalde denge, biçimlerin ziyafetinden sakınma, resimde sadelik ve genel olarak pratik olma gibi özellikler öne çıkmıştır. Çin uygarlığı, bir diğer merkez olan Japonya’yı, Japon ahlakını, edebi ve sanatsal zevki, Japon Budist anlayış tarzının ortaya çıkışını etkilemiştir.</p>
<p style="text-align: left">Düşüncenin sanatsal bir zevkle yoğrulmuş olması Japon düşüncesinin özünü meydana getirmiştir. Bu dört merkezde inşa olan düşünce ve görüş tarzlarındaki farklıklarına rağmen ortak bir manevi deneyim cevherinden (kurtuluş ve özgürlük amacı) söz edilebilir. Kopuşlardan biri olarak Köken, insan ve doğa şeklinde üç kutbu bulunan bu ortak cevher, dört farklı merkezde aşağı yukarı benzer şekillerde ortaya konulmuş ve Batı düşüncesindeki gelişimin son aşamasına aykırı durmuştur. Batı ile Asya uygarlıklarının karşılaşmasında Asya uygarlıklarının yaratıcı güçlerini felç eden Batının kökten değiştirici ve dönüştürücü gücünün istek, irade mücadele ile buluşan hükmetme, merak, ilgi gibi niteliklere vurgu yapan Shayegan, sadece Batı’nın kendi yarattığı güçten dolayı değil Asya’nın zayıflıklarının da bu hükmedici nüfuzu kolaylaştırabildiğini dile getirmektedir.</p>
<p style="text-align: left">Önemli bir başka husus da birinin kimliğini diğerine göre tanımlamaya çalışmış olmasıdır. Ayrıca bu kimliklerin tek tip değil son derece çoğul bir niteliğe sahip olduğunu da söylemek gerekir. Japonya bir istisna olarak uygun zamanda kendi modern gelişimini sağlamış olabilir. Ama buna Güney Kore’yi de eklemek gerekir. Keza Çin’in küresel kapitalizmdeki yeri ve rolü giderek genişlemektedir. Benzer şekilde bugün İran’ın bölgesel nüfuz politikası da (Şiilik üzerinden) yabana atılacak bir nokta değildir. Bütün bu süreçler küresel bir toplumsal etkileşim ikliminde yaşanmaktadır ve yeni bilinç mekanizmalarını da beraberinde getirebilmektedir. Yine bu eserde Doğulunun nasıl düşündüğünü, hayata nasıl baktığını anlamaya çalışır ve Doğulunun Batıya karşı inşa etmiş olduğu düşünce paradigmasının genel kodlarını vererek üzerinde durduğu Doğu-Batı farklılaşmasını yeniden yorumlar. Doğu ve Batıya ikili uygarlıklar şeklinde baktığı eserinde bu iki uygarlığın karşılaşmasında ortaya çıkan zihinsel yarılmalara işaret ederek bu sürecin nasıl Doğu aleyhine dönmekte olduğunun izahını yapar. Asya ve Afrika uygarlıklarının üç yüzyıldır Batı karşısında tatilde olduklarını ve tarihin randevusunu kaçırdıklarını savunan Shayegan, zamanın dışında kalıp, olup biteni sadece seyreden ‘izleyici’ pozisyonunda kaldıklarını belirtir. Ona bir taraftan hayran olurken aynı zamanda ona düşmanca yaklaşma hallerinin de söz konusu olduğunu dile getirir. Ona göre tatile giren Doğu, üretkenlik, yaratıcılık, akılcılık/rasyonellik anlamında tatile çıkmıştır. Batı’daki Aydınlanmaya, kendine yeterli bir özne olmaya dayanan bireyciliğe karşın Doğu tatile çıkmış ve Batıya gıptayla bakmasına rağmen onun gibi olmak istememiştir. Makineleşme, sanayileşme sürecinde Doğu insanı; makine kullanan kişinin yüreğinin de makine gibi olacağı ve masumiyetini kaybedeceği endişesi taşıdığını, böylece yenilik yapmaktan korktuğunu, başkalarına karşı edilgenleştikçe de başkalarının elinde kaldığını ve böylece tuzağa düşürülmüş inancına kapıldığını dile getirmiştir. Komplocu akıl yürütmede gelişmeleri kontrol eden, yeri geldiğinde dünyaya basarak oyun kuruculuk rolü oynadığı varsayılan hem aleni hem de son derece örtük/gizemli bir dış düşman mitine dayanır. Dış düşman alenileştirildikçe şeytanlaştırılır gizemlileştirildikçe de Tanrısallaştırılır veya ilahlaştırılır. Bu mantığın aslında Türkiye’ye has bir durum olmadığını Shayegan’ın betimlemelerinde de görebiliyoruz. “Bir tekniği, benimsemeden ya da en azından temel direğini oluşturan metafizik zemini anlamadan elde etmek katıksız bir yanılsamadır. Ve bu yanılsama, yüzyıldan fazla bir zamandan beri, Japonya hariç Batı-dışı uygarlıklarda girişilen modernleşme denemelerinde hep mevcut olmuştur. İslami dünyanın durumu daha da vahimdir” notunu düşen Shayegan İslam dünyasının Hıristiyanlıkla ilişkilerinin hem büyülenme hem de tiksintiyle dolu olduğunu belirtir.</p>
<p style="text-align: left">İslam dünyası, zamanında Antik Yunan eserlerini Arapçaya kazandıran bir dünyaydı ve zamanla, aksi istikamette Batıyı reddetme noktasına gelmişti. Zira Müslüman dünya Batıyı Hristiyanlıkla karıştırma eğiliminde olmuştur. Batının bilimi esasında Hristiyan teolojisinin sekülarizasyona dayanmış ve sekülerlik de tüm alanları şekillendiren bir süreç olarak gelişim göstermiştir. Bu süreçte İslam dünyasının zihinsel kapalılığı ve cansız kuvveti çağa uymayı engellemiştir. Yeni zamanların yol açtıkları niteliksel değişimlerle Modernliği kuran üç olayın (deniz yollarının açılması, Rönesans ve Reform) yabancısı kalan İslam dünyası, gerçekliğin başka türlü algılanmasına dayalı teknik birleşimlerden uzak kalmıştır. Batı’nın Doğu hakkındaki fikri, Doğu’nun Batı hakkındaki fikrinden daha fazla olmuştur. Kültürel alışveriş dengesiz gelişmiştir. Birbirlerinden çoğunlukla habersiz gerçekleşmiştir. Çevrilen kitaplar, sözlükler Batı’da daha fazla olmuştur. Doğuda “teknik katkıyı muhafaza edelim ama tekniği kuran metafiziği yasaklayalım” görüşü hâkim olmaya başlamış ve kültürel kimlik arzusu ön plana çıkartılmıştır. Neticede çatlamış kişilik ve bunu yansıtan ikili dil oluşmuştur. Hem materyalist olarak tanımlanan bilimi küçümseyen hem de onsuz yaşayamama halinde olan bir ikilik yaşanmıştır. Başka bir ifadeyle hem modern olmaya çalışmak hem de arkaik öğeleri koruma güdüsüne sahip çift yönlü bir durum ortaya çıkmıştır. İslam’a hâkim olmaya başlayan ‘entegrist’ yönler, buyurgan istemlerle ve her şeyi belirleme istekleri ile yüklü birtakım uyuşmazlıkları da derinleştirmiş ve çatlamaları arttırmıştır. Batıda demokrasiyi olanaklı kılan paradigma değişimleri ile Doğu’daki (ve tabi İslam dünyası özelinde de) paradigmalar demokrasi açısından uyumsuz bir durumu karşımıza çıkartmıştır. Zira eleştirel çağın doruk noktası olan Aydınlanmanın çocuğu olarak doğan demokrasi, zihinlerin ve kurumların sekülarizasyonuna dayalı şekilde büyümüştür. Demokrasi için bireylerin “Ümmet” gibi anonim bir ruhun parçası olarak görmekten ziyade özerk hak sahibi özneler (kendi kendine yetebilen bireyler) olabilmeleri şart iken bu gereklilik İslam dünyasında pek mümkün olamamıştır. Eski insanların kökensel ontolojisi ile yeni zaman modernliğinin ontolojisi arasında bakışın yukarıdan aşağıya kaydığını, yani metafizik eğilimlerden uzaklaşma sürecine girildiğini savunan Shayegan<strong>, </strong>bilinç anlamında Batıda altüst oluşların meydana geldiğini ve bilincin metafizik toprağı terk ettiğini (bilinç göçü) dile getirir. Ona göre, bilincin bir gezegenden diğerine yolculuk yapma misali aldığı yol süresince Batı-dışı uygarlıklar tatile çıkmışlardır. Bu aynı zamanda Batı-dışındaki kültürlerin tarihten çekilme sürecine girmesidir. Nitekim asyalı büyük kültürler 17. ve 18.yüzyıllardan sonra itibaren yaratamaz olmuşlardır ve bekleme devresine girmişlerdir. Kendilerini yenilemez kılmışlar ve bu zamana kadar biriktirdiklerini harcamışlardır. Doğu’nun yeni modern zamanlardaki tatile çıkışı bir anlamda toplumsal gerçeklikten de kopması sürecidir. Hatta bu durum ideolojilere de dönüştürülmüştür. Yine Shayegan, Örneğin Descartes’in düşüncesine dayanan paradigma modernliğin nihai paradigması olmamıştır. Foucault’nun ‘episteme’ kavramından hareketle söylenecek olursa, Dekartçı klasik episteme, 19. yüzyılda başkalaşmış ve düzenden Tarih’e doğru bir dönüşüm yaşamış; durağan bir fikir olan temsil etme fikrinin yerini evrim fikri almış, nihayetinde yeni zamanların paradigmasını başlatmıştır (20.yüzyılda görelik kuramı, kuantum mekaniği) Bu karşıt modellerin çarpışma sürecinde ontolojik, psikolojik ve estetik uyumsuzlukların cereyan ettiğini ve bu çarpışmanın aynı zamanda gelenekle modernlik arasındaki çelişkilerin de temeli olduğunu belirtir. Niteliksel sıçramaya, ilerlemeye dönüşüme dayanan modern paradigma karşısında cansızlığı, köhnemişliği ve kavga ideolojisi ile ağır basan geleneksel paradigma bulunur. İki paradigma arasında tarihsel açıdan da tersten bir simetri bulunur. Bu iki paradigma zamanla birbirini karşılıklı biçimsizleştirmektedirler ve Gelenek tarafından Modernlik doğasından uzaklaştırılırken Modernlik de Geleneğe çelmeler takabilmektedir. Tarihsel açıdan ikisinin arasında olan bu evre sosyolojik bir temelde epistemolojik, psikolojik ve estetik her türlü çarpıklıkların dönemidir. Bu çarpıklıkların kaynaklarına bakıldığında, birincisi tarihsel çatlakları ve paradigma değişimi gözüne alındığında ontolojik yöndür<strong>. “Çarpıklıkların doğuş noktası da bu ontolojik uyumsuzluktadır</strong>.” İkincisi, heterojen paradigmaları birbirine bağlamak için düşüncenin işleme soktuğu yamalara dair olan epistemolojik yöndür. Üçüncüsü ise birleştiklerinde bir alt gerçeklik ve bir mekân-dışı oluşturan karma bilgi türleridir. Modernliğin yapıları (kendi içinde dinamiktirler) diğer kültürlere bilinçsiz mekanizmalarla sızmışlardır ve bütün kültürlere kendilerini kabul ettirmişlerdir. Ancak bu süreç içsel açıdan yaşanmadığından eksik halkalar şeklinde cereyan etmiş ve böylece bilinç modernliğe geç kalmıştır. Bu şekilde yaşanan Modernlikte ise bilinç aydınlanmak yerine bulanıklaşmaktadır ve ayrıca gönül gözü ile bakma paradigmasının tesiri altındadır. Bakış, kültürel arketiplerin büyüsüne maruz kalırken ruh, toplumsal ilişkilerde özdeşleşmelerle iç içedir. Bütün bu süreçler sadece inanç düzeyinde değil örf ve adetler düzeyinde de yansımasını bulur.</p>
<p style="text-align: left">Bilincin modernliğin ilk zamanlarındaki bunalımlarına katlanamadığından dolayı yeni fikirlerin tarihsel açıdan aynı ölçüde olmayan bir zeminde yamalandıklarını belirtir. Söz konusu zemin bu fikirleri benimseyemediği için de bilinçte açık bir yara gibi duran uçurum ortaya çıkmaktadır. Birbiriyle durmadan çakışan ve birbirini biçimsizleştiren heterojen zihinsel bloklar arasında duraklamalı çatlaklar meydana gelmektedir.  Batıda Modernlik eleştirinin çözücü çabasıyla açığa çıktığı gibi onun etkisiyle de sarsıntı derinleşmiştir. Ancak bu sarsıntı derinliğindeki her değişme kendine denk biçimlenmeleri de beraberinde getirmiştir. Fikir ile fikri kendine mal eden bilinç arasında hep denklik ve eş biçimlilik oluşmuştur. Dolayısıyla yansıtmanın içe çekilmesi ve ödünleme olguları Batıda gerilimli ama uyumlu bir süreç yaratırken bu uyum Batı-dışı kültürlerde söz konusu olamamıştır. Batı-dışı uygarlıklar Batı’nın düşünce dünyasında yaşamış olduğu sarsıntıları yaşamamışlardır. Bu uygarlıklarda benlik Batıya nazaran az gelişmiş ve yabancılaşmış olarak kalmaktadır; başka bir deyişle benlik pasifleşmektedir. Böylelikle ortaya ‘kültürel şizofreninin çıktığı söylenebilir. Modernlik, insanlık tarihinde kendi türünde eşi olmayan muazzam sürecin sonu olmuştur. Örneğin Neolitik devrim çoktan insanlığa mal olmuşken Batı’nın kültürel çağında ortaya çıkan sanayi devrimi ve kültürü, diğer kültürler tarafından, dünyadaki yeni varoluş biçimlerini oluşturacak derecede bilinçli şekilde benimsenmemiştir. Bu noktada, birbirini tutmayan iki dünyayı birbirine bağlamak ve eksik eş biçimliliği gidermek ve çok biçimli iki paradigmayı epistemolojik olarak uzlaştırmak için ‘yamalama’ şeklinde bir tarifte bulunur. Yamalama, fikirleri toplumsal gerçeklerle çakıştırmaya dayanır. İran özgülünde yamalamanın biri batılılaşma, diğeri İslamileşme olmak üzere iki yüzü olduğunu belirtir. Tarihte geri kalmış ve değişimler şenliğine katılmamış uygarlıklardaki zihin çarpıklıklarına odaklandığını belirtir. Gelenek toplumların sahip olduğu epistemiğin yaralı bir bilinç teşkil ettiğini, bilgi blokları arasındaki çelişkilerde yasadıklarını, birbirini biçimsizleştiren çatlaklara düştüklerini dile getirir. ‘Yamalama’ olana göre Batı dışındaki periferi dünyasının bir tutunma stratejisi olmaktadır.</p>
<p style="text-align: right"><strong>Özet: Zeliha Bengisu AYATA</strong></p>
<p style="text-align: right"><strong>Editör: Yusuf YARALIOĞLU</strong></p>
<p style="text-align: right"><strong>Düzenleyen Editör Yardımcısı: Elif KALKAN</strong></p>
<p style="text-align: right"><p>The post <a href="https://dinsosyolojisi.com.tr/7395-2/"></a> first appeared on <a href="https://dinsosyolojisi.com.tr">Din Sosyolojisi</a>.</p>]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://dinsosyolojisi.com.tr/7395-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>DİNE KARŞI DİN  &#8220;Ali Şeriati&#8221;</title>
		<link>https://dinsosyolojisi.com.tr/dine-karsi-din-ali-seriati/</link>
				<comments>https://dinsosyolojisi.com.tr/dine-karsi-din-ali-seriati/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 19 Feb 2024 07:10:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Elif Kalkan]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Çevre ve Din]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://dinsosyolojisi.com.tr/?p=7389</guid>
				<description><![CDATA[<p>DİNE KARŞI DİN Ali Şeriati İlginç bir şekilde insanlık tarihi boyunca her zaman din dine karşı savaşmıştır. ‘Tarih’ ifadesinden kastının, insan türünün yeryüzündeki toplumsal yaşamının başlamasını esas alan tarih olduğunu belirtmiştir.Bütün bu dönemlerde hiçbir istisna olmaksızın din, dine karşı çıkmıştır. Neden? Çünkü tarih, dinin mevcut olmadığı bir dönemden söz etmediği gibi, dinsiz bir toplumun varlığına [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://dinsosyolojisi.com.tr/dine-karsi-din-ali-seriati/">DİNE KARŞI DİN  “Ali Şeriati”</a> first appeared on <a href="https://dinsosyolojisi.com.tr">Din Sosyolojisi</a>.</p>]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>DİNE KARŞI DİN</strong></p>
<p><strong>Ali Şeriati </strong></p>
<p>İlginç bir şekilde insanlık tarihi boyunca her zaman din dine karşı savaşmıştır. ‘Tarih’ ifadesinden kastının, insan türünün yeryüzündeki toplumsal yaşamının başlamasını esas alan tarih olduğunu belirtmiştir.Bütün bu dönemlerde hiçbir istisna olmaksızın din, dine karşı çıkmıştır. Neden? Çünkü tarih, dinin mevcut olmadığı bir dönemden söz etmediği gibi, dinsiz bir toplumun varlığına dair bir bilgiye de yer vermemektedir. Hiçbir millette, hiçbir dönemde, toplumsal değişimlerin hiçbir aşamasında ve hiçbir yerde dinsiz bir insan olmamıştır.</p>
<p>Tanrı, peygamber ve kutsal kitap gibi dinî unsurlar, bütün toplumların sadece maneviyatının değil, şehirlerinin maddî yapılanmasının da ruhu, özü ve merkezî noktası olmuştur. Doğu’da ve Batı’da bütün medeniyetlerdeki şehirlerde ortak nokta, kendilerine bir kimlik kazandıran sembollerinden dolayı sembolik şehirler olmalarıdır.  Çünkü hiçbir medeniyet, millet ve şehir, dinî bir amaç olmadan vücuda gelmemiştir.Çünkü insanlar, dinî ve manevî bir sebep ve faktör olmadan bu büyük şehirlerin meydana gelebileceğini düşünemiyorlar. Bu şehirlerde mutlaka ya bir peygamber medfundur ya dinî bir mucize gerçekleşmiştir veya dinî bir şahsiyetin türbesi bulunmaktadır. Kısacası her yerin dinî bir izahı vardır.</p>
<p>Ali Şeriati, aynı zamanda kavramların insanları zihnindeki yerini de değiştirmek ister. Mesela, <strong>&#8220;küfr&#8221;</strong> kelimesi, doğaüstü bir kudrete, ahirete, gayba ve evrende bir veya birden çok tanrıya inanmamak anlamında değildir. Çünkü bütün insanlar, esaslara inanma konusunda müttefiktirler. <strong>Zira dinsizlik denilen durum hiçbir zaman var olmamıştır. </strong>Dediği gibi<strong> dinsizliğin de bir din olduğunu ifade eder. Öyleyse küfür, dinsizlik değil, dinli olmak demektir. Küfr, bir şeyin üstünü örtmek demektir. Nitekim Arapça’da, çiftçinin, ektiği tohumun üstünü toprakla örtmesi işlemine küfr denir. Aynı şekilde, insanın kalbinde var olan bir dinî hakikatin üstünü çeşitli sebeplerle, cehalet, garaz ve çıkarcılıktan bir örtü kaplar ki, bu hale küfr denir. Buna göre küfr, dinin yok edilmesi ve dinsizlik demek değil, o dinî hakikatin yerine başka bir dinin ikame edilmesi demektir.</strong></p>
<p>Nitekim tarih boyunca Doğuda ya da Batıda, her nerede ve her ne şekilde olursa olsun bir peygamber zuhur ettiğinde veya dinî bir inkılâp gerçekleştiğinde şu durumlar söz konusu olmuştur: Yeni din, mevcut bir dine karşı olarak ortaya çıkmıştır ve yeni dine ilk karşı çıkan ve ona karşı mücadele başlatan, mevcut din olmuştur. O halde bu dinler “TEVHİD” dinine karşı “ŞİRK” dinidir der.  Bu iki din, birbirine benzemediği gibi, temelde birbirine zıt ve muhalif olup tarih boyunca birbiriyle savaşmış, halen savaşıyor ve gelecekte de savaşacaklardır. “<strong>ŞİRK” </strong>ise, tanrıya inanmayanlar değil, birden çok tanrıya inanan ve tapan kimselerdir. Öyleyse onları, dinî inançları ve duyarlılıkları olmayan kimseler olarak nitelendirmek mümkün değildir. Zira onların bir değil, pek çok tanrıları vardır ve onlar, tapındıkları bu tanrılarının, kendilerinin ve evrenin yazgısı üzerinde etkili olduklarına inanırlar. Zaten biz Allah’a hangi gözle bakıyorsak onlar da tanrılarına o gözle bakarlar. <strong>“PUTPERESTLİK” </strong>ise, şirkin çeşitlerinden biridir.</p>
<p>Tevhidin anlamı ise, Varlığın tümü, bir tek gücün elindeki bir imparatorluk gibidir. Bütün insanların türedikleri kaynak birdir, insanlar aynı irade ile hidayete erer, aynı hedefe yönelir ve aynı tanrıya sahiptirler. Bütün güçler, işaretler ve değerler, Onun karşısında yok olur. Tevhide inanan biri olarak kâinata baktığımda O’nu bir beden gibi, canlı bir bütün olarak görmek gerekir demektedir. Aynı zamanda <strong>tevhid inancının</strong> fıtri bir tarafının da olduğunu ifade eder. ‘’ Diğer yandan, tevhid inancı insana mahsus bir inançtır. Bir güce ibadet ve kutsal bir varlığa (Durkheim’in ifadesi ile) ya da gayba (Kur’an’ın ifadesi ile) inanma duygusu, insanda fıtrî olarak mevcuttur.</p>
<p>İlginç bir şekilde tevhid inancının insanın tüm hayatını nasıl kavradığını da açıklamıştır. Şöyle ki; ‘’ İnsan fıtratındaki tapınma arzusu, Tevhid dini ve evrende hâkim olan kudretin tanınması vesilesiyle bütün beşeriyetin, halkların, sosyal sınıfların, ailelerin ve fertlerin <strong>birliğine dönüşür</strong> ve bunun neticesinde de hukuk birliğinin, değer ve onur birliğinin ortaya çıkmasına sebep olur. Tevhid dinine karşı olan dinler olan Hz. Musa’ya karşı Samiri ve Bel’am Ba’ur, Hz. İsa’ya karşı Ferisiler, Hz. Muhammed’e karşı savaşan insanlar ateist veya dinsiz değiller ama; fakat Hz. Muhammed (s) ve ona inananları yok etmek de istiyorlardı.</p>
<p>Neden böyle yapıyorlardı? Çünkü –onların iddiasına göre Muhammed, Hz. İbrahim’in evine olan saygınlığı bitirecek, onların dini inançlarını ve kutsallarını yok edecek, kutsal Mekke şehrini yıkacak ve Allah katında kendilerine şefaat edecek ve aracılık yapacak olan putları kıracaktı. Onların bahaneleri buydu. <strong>Aslında bunlar ‘dine karşı din ’çerçevesinde ortaya çıkan vakalardır.</strong>  Bunlar bitmedi, Hz. Peygamber’den sonra da devam etti ve edecek. Hz. Ali’ye ve İslâm’ın özünü yaşatmak ve devam ettirmek isteyen harekete karşı çıkanlar, kâfir, inançsız ya da dinsiz kimseler miydi? Yoksa Allah mı inkâr edilmişti? Ya da Emevîlerle Ali taraftarları arasında ve Abbasîlerle Ehl-i Beyt arasında yine, dine karşı yeni bir dinin karşı çıkışı mı söz konusuydu.</p>
<p>Bu din, insanlığı Allah’a teslim olmaya ve Onun dışındaki her şeye isyan etmeye çağırırken; şirk dini, evrendeki ilahî kanuna ve her şeyin özü, başı ve sonu olan Allah’a çağırmak anlamında olan İslâm’a isyan etmeye davet eder. Bununla da kalmaz, Allah dışındaki yüzlerce güce teslim olma ve kulluk yapma çağrısında bulunur. Şirk, bir taraftan insanı Allah’a kulluk yapmaktan alıkoyarken, diğer taraftan da pek çok puta teslim olmaya, boyun eğmeye ve insanı köleliğe mecbur eder.</p>
<p><strong>Tevhid dininin özelliklerinden biri, inkılabî olması; şirk dininin özelliklerinden biri de muhafazakâr ve saptırıcı olmasıdır. Harika bir tespit! </strong>Peki “İNKILABÎ DİN NE DEMEKTİR?” Hayatın maddî manevî ve sosyal alanlarının tümüne tenkidi bir gözle bakar ve batıl olarak gördüğü şeyi kaldırıp, yerine hakkı ikame etme sorumluluğunu taşır. Hz. Musa’ya bir bakın, O, üç sembole karşı çıkmıştır: Zamanın en zengini olan Karun, şirk dininin en büyük dinî lideri olan Bel’am-i Ba’ur ve en büyük siyasî otorite olan Firavun yoksa statükoya mı? O zaman statüko neydi? O zamanki statüko, azınlıkta olan Sebtî ırkının, Kıptîlerin baskısı altındaki yaşamalarıydı. Musa’nın mücadelesi, Kıptî ırkının üstünlüğüne dayanan ırkçılığa ve bir ırkın, diğer ırkın esareti ve zilleti altında yaşamasına karşı çıkmaktı. Onun hedefi ve ideali, tutsak olan bir kavmi, doğru yola getirmek ve inanç temelinde kurulmuş, Tağuta tapınılmayan ve tevhid dininin gerektirdiği toplumsal birliğe sahip olan bir toplum kurabilmek için o kavmi, vadedilmiş olan yere hicret ettirip yerleştirmekti.</p>
<p><strong>MUHAFAZAKÂR DİN NE DEMEKTİR?</strong></p>
<p>Şirk dini, tanrı, ölümden sonra dirilme ve gaybî güçler gibi metafizik bütün inanç ve din esaslarını olduğu gibi kabullenerek ya da onları tahrif edip saptırarak insanları, kendilerinin ve toplumlarının mevcut durumunun, olması gereken bir durumda olduğuna ve bu durumun, ilahî takdirin bir tecellisi olduğuna inandırmaya çalışır. <strong>Mesela, bu günkü kaza-kader inancımız, Muaviye’nin oluşturduğu ve bize bıraktığı bir hediyedir.</strong> Dolayısıyla cebr ve kadercilik emevilerin oluşturduğu bir inançtır.  <strong>Şirk dininin amacı</strong>, statükoyu savunmak ve muhafaza etmektir.</p>
<p><strong>EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER </strong></p>
<p>Geniş halk kesimlerinde ayağa düşmüş olan ve aydınlarca telaffuz bile edilmeyen ‘emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’lmünker’ kavramı, bugünkü Avrupa aydınlarına göre insan, sanat ve aydın sorumluluğu olarak ifade edilmektedir. Felsefe, sanat ve edebiyatta ele alınmış olan bu sorumluluk, ‘emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker’ ile ifade edilen sorumluluğun ta kendisidir.</p>
<p><strong>ŞİRK DİNİ</strong></p>
<p><strong>Tarihi Seyri </strong></p>
<p>Tarih boyunca insanların asil olan– olmayan, efendi–köle, sömüren–sömürülen, yöneten– yönetilen ve özgür–tutsak şeklinde iki kısma ayrıldığını görüyoruz. Bunların bir kısmı, yiyecek, içecek, altın ve soy sop sahibi iken, diğerleri herhangi bir şeye sahip değildir. Daima bir millet diğer milletlere egemen olmuş, bir sınıf diğer sınıfa tercih edilmiş ve bir aile diğer ailelere üstün tutulmuştur. Bu durum, statükonun muhafaza edilmesi ve savunulması sonucunu doğurmuştur. <strong>Bunun için de her bölgeye ait bir tanrı olmalıdır ki, her ırk ve her hanedan varlığını sürdürebilsin, anlayışı ortaya çıkmıştır.</strong> Bazı kimseler, kendilerine hukukî, iktisadî ve sosyal imtiyazlar tanır ama bunu da muhafaza etmek için, söz konusu imtiyazları ve kaynakları zorbalıkla ellerinde tutamaz olurlar. Bu durumda şirk dini devreye girer ve statükoyu muhafaza görevini üstlenir. Şirk dininin buradaki görevi, insanları, kendilerine sunulan ve dayatılan her şeyin, Allah’ın iradesinin tecellisi olduğuna ikna etmek ve ona teslim olmalarını sağlamaktır. Bunun sonucunda da insanlar, sadece kendilerinin değil, tanrılarının ve putlarının da kendilerinden üstün olan insanların tanrılarından ve putlarından daha aşağı bir seviyede olduğuna inanmaya başlarlar.</p>
<p><strong>Kurucu ve Koruyucuları,</strong> sınıf ve ırk ayırımcılığı üzerine bina edilmiş olan bu yapıyı güçlendirme görevini üstlenir ve onu sürekli hale getirir. Koruyucuları, toplumda her zaman üst tabakanın sırasında ve seviyesinde yer almışlardır; hatta kimi zaman üst tabakadan daha etkin, üstün ve zengin olmuşlardır. Sasaniler’deki ateşperest din adamlarına ve Zerdüştî rahiplere, Avrupa’daki keşişlere, İsrail oğullarındaki hahamlara ve Bel’am-i Ba’ur gibi tiplere, Afrika ve Avustralya’daki putperest kabilelerde bulunan büyücü, kâhin ve falcılar gibi mevcut dinin sahipleri olarak ortaya çıkan kimselere bir bakın, hepsi de ya toplumdaki egemen zümre ile el ele ve omuz omuza hareket etmişler veya onların da üstünde bir yere sahip olmuşlardır. Avrupa’da, toprağın %75’inden fazlasının keşişlerin elinde olduğu dönemler olmuştur. Sasanîler döneminde ise, Zerdüştî din adamları ve mabetlerinin tasarrufu altındaki toprak, çiftçilerin elindeki topraktan daha çoktu. Şirk Dini’nin temeli ise, bir grup insanı zenginleştiren, diğerlerini ise fakir bırakan ekonomik anlayıştır. Bu ekonomik sistem, var olabilmek ve varlığını sürdürebilmek için dine ihtiyaç duymaktadır. Zira din kadar insanları kendiliklerinden boyun eğmeye sevk eden güçlü hiçbir etken yoktur. Bu görevi daima, şirk dini, statükoyu muhafaza ederek yerine getirmiştir. Şirk dini bu görevi iki şekilde yapmıştır:</p>
<p>1-İnsanlara, egemen güç ve aileler sayısınca tanrı inancını aşılayarak…</p>
<p>2-Kendine mensup olan egemen sınıfa, alt tabakadaki insanlara karşı imtiyazlar sağlamak ve bu imtiyazları tarih boyunca muhafaza etmek.</p>
<p><strong>Şirk dininin ana unsurları, </strong>cehalet, korku, ayrımcılık, sermayedarlık ve bir sınıfın insanlarını diğer insanlara karşı üstün tutmaktır. Şirk dininin, zillet, sıkıntı, çaresizlik ve cehalet içinde yüzen halkları, içinde bulundukları durumun kendileri, ataları ve çocukları için ilahî bir takdir olduğuna inandıran ve buna teslim olmaya çağıran bir uyuşturucu görevini görmesidir.</p>
<p>Şirk Dini’nin hareket biçiminin açık ve gizli olmak şeklinde iki türlü olduğunu ifade etmiş; Totem, tabu, mana gibi grup tanrısı ve şirk dininin en tehlikeli, en sinsi olan ve insana ve hakikate en çok zarar veren şekli gizli şirktir. Mesela Musa’ya (a.s) ve onun davasına karşı çıkan Bel’am-i Ba’ur, Musevî din adamları olan hahamlar ve İsa’yı (a.s) öldürmeye teşebbüs eden Ferisiler kılığında ortaya çıkıp iş yapmıştır. Bel’am-i Ba’ur ve Sâmirî, Musa’nın (a.s) getirdiği dinin kisvesi altında sahneye çıkmışlardır. Orta çağdaki Hıristiyan keşişlerin, sevgi, dostluk, vefa ve sabır dini olan Hıristiyanlık ve barış ve affın timsali olan İsa (a.s) adına işledikleri cinayetleri, Moğollar rüyalarında bile işlememişlerdir.</p>
<ol start="19">
<li>yüzyılda din hakkında söylenen şu sözün doğruluğunda hiçbir şüphe yoktur: “Din, insanların, ölümden sonraki hayat ümidiyle bu dünyadaki fakirlik ve mahrumiyete karşı tahammül edebilmeleri ve yaşadıkları her sıkıntının ve kendilerine sunulan her durumun tanrının iradesi ile olduğuna, dolayısıyla da bu durumu değiştirmelerinin mümkün olmadığına inanmaları için bir afyondur.” Yine 18 ve 19. yüzyıldaki bilginlerin söylediği şu sözler de doğrudur: “Din, insanların, bilimsel gerçekler konusundaki cehaletlerinden doğmuştur.” “Din, insanların mevhum korkularının ürünüdür.” “Din, feodal yapıdaki ayrımcılık, sermayedarlık ve fakirlik sonucu ortaya çıkmıştır.” Peki, bu hangi dindir? Bu din, gizli kalmayan hemen tümüyle tarihe geçmiş olan şirk dinidir.</li>
</ol>
<p>Mızraklarının ucuna Kur’an’ı takarak dâhilde Ali, dolayısıyla da Allah ve Muhammed (s) ile savaşıyorlardı. Halife, cihada ve hacca gidip Peygamber (s) ve onun ailesi adına Kur’an esasına dayalı İslâm devletini yönetirken aslında şirk dinini yönetiyordu. Şirk dini korku ve cehaletten doğar.</p>
<p>Tevhid-şirk ayrımı yapmadan din hakkında genel değerlendirmelerde bulunanlar, Dinin, saptıran, uyuşturan, duraklatan, sınırlandıran ve insanların durumlarına karşı lakayt davranan şirk dinidir. Bu din, tarih boyunca da insanlara musallat olmaktan geri durmamıştır. Demek ki, “Din, korkudan doğmuştur; insanları uyuşturur ve sınırlandırır, feodalitenin ürünüdür.” diyenler doğru söylemişlerdir. Bu tespitleri yapanlar, tarihi esas almaktadırlar; oysa bunlar, din konusunda da tarih konusunda da uzman kimseler değiller.</p>
<p>Şeriati daha sonra İbrahimi dinler adı altında Tevhid inanacının özelliklerini sıralar:</p>
<ol>
<li>İbrahimî dinlerin isimlerinin manaları şu iki mana ile bir şekilde bağlantılıdır: 1-Aşk, güzellik, celal ve cemalin yegâne sahibine kulluk 2-Koruma, dayanak noktası, baba şefkati, lider ve sığınak. Öyleyse tarih boyunca dünyada hüküm süren şirk dininin, cehaletten ve insanların doğa olaylarından kaynaklanan korkularından doğduğu düşüncesi doğrudur.</li>
<li>İbrahimî dinlerin peygamberleri, maddî, manevî ve sosyal bütün egemen güçlere ve-F. Bacon’un ifadesiyle- zihnî, beşerî, ekonomik ve maddî her tür puta karşı çıkmışlardır. Kendilerini ve mensuplarını, statükoyu değiştirmek ve Kur’an’da peygamberlerin gönderiliş amacı olarak gösterilen adaleti sağlama ve sürdürme konusunda sorumlu görmüşlerdir.</li>
</ol>
<p>Bilgi, basiret, aşk ve insanlığın fıtrî adanmışlığı üzerine kurulmuş olan tevhid dini, cehalet ve korkudan doğmuş olan şirk dininin karşısında yer almıştır. İnkılabî bir din olan tevhid dini, daima, sahih inançları tahrif etmek ya da sahte inançlar ve tanrılar üretmek suretiyle statükoyu koruyan tağutperestliğe karşı çıkmıştır.</p>
<p>“Ben bir dinden söz ediyorsam, bilin ki, geçmişte topluma hükmetmiş olan herhangi bir dinden değil, bu dini ortadan kaldırmayı hedefleyen dinden söz ediyorum. Peygamberleri, her tür şirki ortadan kaldırmak için çalışmış olan dini kastediyorum.</p>
<p><strong>“Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” Yani din, din ile savaşır.</strong></p>
<ol start="2">
<li><strong>BÖLÜM</strong></li>
</ol>
<p>Kur’an’ın her yerinde muhatap insandır. “Mal, Allah’ındır.” ifadesi, “Mal, insanlarındır.” demektir. Bu, günümüz dünyasının etkisinde kalarak benim yaptığım bir yorum değildir; Ebû Zer el-Gıfarî’nin, Muaviye’nin yakasından tutup ona söylediği şu sözün aynısıdır: “Sen, ‘Mal, Allah’ındır.’ şeklindeki sözünle insanların malını yemeyi amaçlıyorsun ve şunu demek istiyorsun: Mal, insanların değil Allah’ın malıdır, ben ise Allah’ın yeryüzündeki temsilcisiyim. Dolayısıyla da insanların (kamu) malını dilediğim gibi kullanırım, istediğim kimselere veririm ve istemediğim kimselere de vermem!” Bu sözü ile Ebû Zer, Muaviye’ye “Mal, Allah’ındır.” ifadesinin, “Mal, insanlarındır.” anlamında olduğunu dolayısıyla da malın ve servetin, imtiyazlı sınıfa değil halka ait olduğunu öğretmiş oluyordu. Allah’ın malı, halkın malıdır; çünkü sosyal ve ekonomik konularda Allah ile halk / nâs aynı saftadırlar. Bundan dolayıdır ki, “İnsanlar, Allah’ın ailesidir (ıyâl).” denmiştir.</p>
<p>Allah’ın ailesinin yani insanların karşısında mele’ ve mütref zümresi vardır. Bu zümre, tarih boyunca insanlar üzerinde tahakküm sahibi olmuş ve insanların varını yoğunu ellerinden almıştır. Böylece insanlar kendi sosyal ve ekonomik kaderlerini tayin etme hakkından mahrum kalmışlardır. Mele ve mütref sınıfının dini vardır. Onlar, hiçbir zaman materyalist, egzistansiyalist ve ateist olmamışlardır ve değillerdir.</p>
<p><strong>Sınıf Farklılıkları</strong></p>
<p>Toplumu oluşturan ırklar, sınıflar ve grupların kendilerine mahsus hukukî statüleri ve hakları vardır; bundan dolayı da toplumun soylu kesimidirler. Oysa tevhid dini yani ‘Allah ve insan’ dini, peygamberler aracılığıyla, Allah dışında hiçbir mabud, yaratıcı ve Rabbin var olamayacağını bildirmiştir.</p>
<p><strong>Yaratıcılık ve Rububiyet</strong></p>
<p>Bütün şirk dinleri, yaratıcılık özelliğinin Allah’a ait olduğunu kabul eder fakat Rab olma özelliğine gelince bu noktada çok sayıda put devreye girer. Nemrut ve Firavun gibi kimseler bile yaratıcılık iddiasında değil, Rab olma iddiasında bulunmuşlardır. Firavun demiştir ki: “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” Yani ben sizin en büyük sahibinizim, sizin yaratıcınız değilim. Şirk düşüncesinin amacı, insanları ırklara ve milli toplumlara bölmek, daha sonra da birbirlerine karşı sınıflar ve gruplar oluşturarak yöneten (yönetilen ve fakir) yoksul kesimlerini oluşturmaktır.</p>
<p><strong>İDEAL TOPLUM MODELİ: MEDİNE</strong></p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca ‘Allah ve insan’ dinine göre kurulmuş olan tek toplum, Medine toplumudur. O da bir dönem olarak değil sadece bir model olarak tarih sahnesine çıkabilmiştir. Ekonomik sistem, toplumsal düzen, eğitim sistemi, fertler, gruplar, sınıflar, ırklar ve azınlık-çoğunluk arasındaki ilişkiler, sadece on yıl ‘Allah ve insan’ dinine göre yaşanmıştır. Bu da tam olarak gerçekleşmemiş, ancak yapının ana iskeleti ve çatısı kurulabilmiştir.</p>
<p>Sadece feodal dönemde değil, şekli ne olursa olsun, yönetim ve ekonominin mevcut olduğu farklı toplumlarda her dönemde ve her sınıfta din, insanların fıtrî din duygularını istismar ederek statükoyu koruyan bir araç olmuştur. Bunun örnekleri pek çoktur. Eski İran da da Sasaniler döneminde din, toplum üzerinde tam bir egemenliğe sahipti. Çok katı bir kast sistemi vardı.   Sasanîler döneminde şah ailesi ve eşraf, birinci sınıfı teşkil ediyordu. Onların yanı başında yer alan ikinci sınıf ise Zerdüştî din adamlarıydı. Sasanî tarihinde iktidar, bu iki tabakanın arasında gidip gelmiştir; bazen birinci tabaka iktidarı ele geçiriyordu, bazen de ikinci tabaka. Ama mele’ ve mütref olan her iki tabaka da insanları sömürüp fakirleştiriyordu. İki tabaka arasında tek bir fark vardı; o da birinci tabaka zorbalıkla, ikinci tabaka ise dini kullanarak insanlar üzerinde tahakküm kuruyordu. Sasanîlerin üçüncü sınıfı ise sanatkâr, esnaf, asker ve sıradan insanlardan oluşuyordu. Hiçbir meziyeti olmayan ve Hindistan’da olduğu gibi, soysuz olarak kabul edilen bu sınıfın hiçbir sosyal hakkı yoktu. Firdevsî, hicrî dördüncü asırda Rüstem-i Ferhzad’ın ağzından şunları söylemektedir: “İslâm geldiğinde her şeyi dağıtır, soylar birbirine karışır, hünersiz köle padişah olabilir ve insanları yönetmek için soy ve ululuk bir anlam ifade etmez. Sasani dönemindeki üçüncü tabaka, dinî açıdan nasıl değerlendiriliyordu? Zorbalar, felsefeyi bilmedikleri, din hakkında bilgileri olmadığı ve metafizik dünyayı anlamadıkları için işlerini kaba kuvvetle hallediyorlardı. Bir ayakkabıcı çocuğu okuyamazdı. Çünkü o okuduğu zaman yönetici ya da yönetim sınıfının bir üyesi haline gelebilirdi!</p>
<p>Gerek İran’da gerekse Hindistan’da i, tanrılar ve en kutsal duygu ve düşünceler bile ırkî ve sınıfsal bir üslupla ele alınmıştır. Bu dönemde felsefî düşünce henüz tam olarak gelişmediği için bu ayırımcılık dine dayalı olarak gerçekleşmiştir. Eflatun ve Aristo’ya göre köle ezelden beri köle, efendi ise ezelden beri efendidir. Aristo şöyle demektedir: “Dünyada asil kana sahip olan soylu aile sayısı sadece yirmidir; bunlar da Atina aileleri olup sayıları ne azalır ne de artar.” Filozoflar tarafından yapılmış olan bu değerlendirmelerde yine din etkili olmuştur. Çünkü o dönemde toplum üzerinde felsefe değil din hâkimdi. Bu din, şu öğütleri ile insanları uyuşturuyordu: Sizin bir sorumluluğunuz yoktur, çünkü her ne oluyorsa tanrının iradesi ile oluyor! Yoksulluğunuzdan şikâyet etmeyin, çünkü diğer dünyada, çektiğiniz sıkıntıların karşılığını alacaksınız! Öyleyse bu dünyadaki eksikliklerinizden söz etmeyin, çünkü diğer dünyada onların on misli size verilecektir! Burada dinin rolü, ayaklanma, eleştirme ve özgürce düşünme ruhunu insanların iç dünyalarında etkisiz hale getirmekti.</p>
<p><strong>AYDINLARIN YANILGISI</strong></p>
<p><strong>Aydınların yanılgısı</strong> şuydu: Tarihte yer alan her tür ibadeti, mabedi, cihadı, kutsal savaşları, haçlı savaşlarını ve İslâm cihadını ayrım yapmadan hepsini din adı altında değerlendirdiler. Zaman zaman bizim de böyle yaptığımız vakidir.</p>
<p><strong>Âlimlerin ve aydınların görevi</strong>, tarihte hayata hâkim olmamış olan dini, hayata geçirmek ve yerleştirmek için mücadele etmektir. İnsanlık, artık bu olgunluğa erişmiş, vicdanî ve dinî özgürlüğünü elde etmiş olmalıdır. Dolayısıyla da tevhidin, tağutperestlikten farklı olduğu ve şirkin tevhid örtüsünü yalandan yüzüne örttüğü anlaşılmalı ve bu örtü paramparça edilmelidir. Ta ki insanlar, materyalistlerin doğru bir şekilde ifade ettikleri gibi, cehalet ve korku ürünü olan dinden kurtulup gerçek bir dine kavuşsunlar.</p>
<ol start="19">
<li>yüzyıldaki materyalistlerin doğru bir şekilde ifade ettiği gibi, tabiî tehlikelerden korkup da dine sığınanlar da bu şekilde korku ürünü olan bir dine sahiptirler. Kur’an, onlardan çok önce korku dininin mensuplarından söz etmiş ve bu korkudan türemiş olan muamele biçimini ve toplumsal sınıflaşmayı eleştirmiştir. Bu sınıflaşmayı kim icad etti? Bu sınıflaşmayı, “Yiyecek bir lokma ekmeğin ve besinin yoksa, dayan, senin için cennette sofralar hazırlanacaktır!” diyenler icad etmişlerdir. Sınıflı toplumların ürünü olan bu din, hak dine bir veba gibi nüfuz etmektedir. Hz. Ali şirk dinini ‘ticaret dini’ ve ‘korku dini’ olarak nitelendirmektedir. Oysa hak dindeki kulluk, özgürlükten, yüce kudret sevgisinden, adalet arzusundan, insanî amaçlardan, birlikten, adaletin dünyada sürekli hale getirilmesinden ve bütün kötülüklerin yok edilmesinden doğmaktadır. İşte bu din, şirk dinine düşmandır.</li>
</ol>
<p><strong>Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum: Avrupa’daki aydınların ve özgürlükçülerin, Avrupa’yı bin yıl geri bırakan ve Hz. İsa kisvesi altında çalışan kilise ve orta çağ dinlerine karşı sürdürdükleri mücadele ile peygamberlerimizin tarih boyunca sürdürdükleri mücadele aynıdır. </strong>Bizim amacımız, geriye gitmek değil hak peygamberlerin yolunu takip etmektir. Bizim gibi, Avrupalı materyalist aydınların da din hakkında anlamadıkları husus şudur: İmtiyazlı tabakaların ve sömürgecilerin dini olan şirk dinine ait her şeyi, mutlak manada bütün dine teşmil etmek. Aslında her toplumu ayrı ayrı ele almak gerek. Dinleri de öyle…</p>
<p>Bazı yönlerden düşüncelerini desteklediğim Avrupalı aydınların bir hususta haksızlık yaptıklarını ve insafsızca yargıda bulunduklarını görüyorum. Tabakalar ve ırklar ayrımcılığına, feodal yapıya ve sömürgeciliğe dayanan Buda, Zerdüşt, Mezdek, Mâni ve Yunan dinleri ve din adına dünyaya egemen olan güçler hakkındaki bütün değerlendirmeleri her iki cepheye de yani hem şirk dinine hem de hak dine teşmil etmişlerdir. Hâlbuki herkesten önce sıkıntı ve fakirlik ile tanışan, şirk dinine karşı koyan, bu uğurda hayatlarını kaybeden, zindanlarda zehirlenen ya da öldürülen ve şirk dininin güçleri tarafından kendileri ve takipçileri katliama uğrayan Allah ve hakikat peygamberlerinin dini olan çobanlık dini ile şirk dinini aynı değerlendirmeye tabi tutmak ilmî gerçeklere, aydın olmaya, ahlaka ve görünen gerçeklere aykırıdır.</p>
<p>Bir konuda tercüme yoluyla değerlendirme yapılamaz. Avrupalının, kendi dini hakkındaki yargısı nasıldır? <strong>Avrupalı üç yüz yıl mücadele etti, çalıştı, düşündü, inceleme yaptı, ancak Hıristiyanlığın, Avrupa’nın başına nasıl bir bela getirdiğini anlayabildi. Avrupalılar din hakkında bir yargıda bulunuyor, biz de hemen kabul ediyoruz; bu, bir aydının tutumu olamaz, böyle yapan aydın olamaz.</strong></p>
<p>Ebu Zer, dinin canlı şekliydi, başka bir şey değil. O, başka hiçbir etki altında kalmadı ve Fransız devrimini yapanlardan biri değil, Gıfar kabilesinin bir ferdiydi. O şöyle diyordu: “Evinde yiyeceği olmayıp da kılıcını alıp sokağa fırlamayana şaşarım!” <strong>O, fakirliğe neden olana ve sömürgecilere kılıç çekin demiyordu. Onun çağrısı, bütün toplumu hedef alan bir çağrıydı. O, toplumda yaşayan herkes, sömürgecilerden olmasa bile yaşanan açlıktan ve fakirlikten sorumludur, demek istiyordu.</strong> Zira bu durumun ortaya çıkmasında herkesin payı vardır. Dostoyevski şöyle demiştir: “Bir yerde öldürme olayı varsa, olaya katılmayanların elleri de kana bulaşmış demektir.” Doğrudur! Öyleyse, insana ve insan hayatına bu gözle bakan bir dini, açlık olgusunun müsebbibi olan bir din ile aynı değerlendirmeye tabi tutmak insafsızlık, mutlak cahillik ve hem ağlatan hem de güldüren bir durum olmaz mı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: right"><strong>Özet: Zeliha Bengisu AYATA</strong></p>
<p style="text-align: right"><strong>Editör: Yusuf YARALIOĞLU</strong></p>
<p style="text-align: right"><strong>Düzenleyen Editör Yardımcısı: Elif KALKAN</strong></p><p>The post <a href="https://dinsosyolojisi.com.tr/dine-karsi-din-ali-seriati/">DİNE KARŞI DİN  “Ali Şeriati”</a> first appeared on <a href="https://dinsosyolojisi.com.tr">Din Sosyolojisi</a>.</p>]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://dinsosyolojisi.com.tr/dine-karsi-din-ali-seriati/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>İNTİHAR – E.DURKHEİM</title>
		<link>https://dinsosyolojisi.com.tr/intihar-e-durkheim/</link>
				<comments>https://dinsosyolojisi.com.tr/intihar-e-durkheim/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 01 Aug 2023 13:47:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Elif Kalkan]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Kuramlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://dinsosyolojisi.com.tr/?p=7342</guid>
				<description><![CDATA[<p>&#160; Durkheim, “Kurbanın kendisi tarafından gerçekleştirilmiş, olumluya da olumsuz bir edimin doğrudan ya da dolaylı sonucu olan her ölüm olayına intihar denir. İntihar girişimi, böyle tanımlanan, ancak ölümle sonuçlanmadan önce durdurulan edimdir.” incelemenin alanını saptamaktır.Çağdaş toplumların patolojik bir görünümünü bireyle topluluk arasındaki ilişkinin en çarpıcı biçimde yer vermiştir. Kolektif  gerçekliğin bireyi ne ölçüde belirlediğini  göstermek [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://dinsosyolojisi.com.tr/intihar-e-durkheim/">İNTİHAR – E.DURKHEİM</a> first appeared on <a href="https://dinsosyolojisi.com.tr">Din Sosyolojisi</a>.</p>]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Durkheim, “Kurbanın kendisi tarafından gerçekleştirilmiş, olumluya da olumsuz bir edimin doğrudan ya da dolaylı sonucu olan her ölüm olayına intihar denir. İntihar girişimi, böyle tanımlanan, ancak ölümle sonuçlanmadan önce durdurulan edimdir.” incelemenin alanını saptamaktır.Çağdaş toplumların patolojik bir görünümünü bireyle topluluk arasındaki ilişkinin en çarpıcı biçimde yer vermiştir. Kolektif  gerçekliğin bireyi ne ölçüde belirlediğini  göstermek istemiştir.</p>
<p>İntihar tanımı; Durkheim’ın gözünde hem yaşama nedeninin yitimine bağlı umutsuzluk edimlerini, hem de felaket yaratmayı, toplu heyecanlar uyandırmayı amaçlayan. kadın ya da erkek canlı bombaların gerçekleştirdiği gibi bir ülkü, savunulacak bir dava adına girişilmiş, kahramanca olmak iddiasındaki edimleri kapsar.</p>
<p>Başlıca iki amacı vardır:</p>
<p>1) İnsanların da toplu durumda yaşama zorunluluğundan kaynaklanan yönleri vardır.</p>
<p>2) Kapitalist sanayi toplum koşullarına girmiş Batı Avrupa toplumlarında temel toplumsal işlevleri yerine getirmesi gereken kurumların  bu yeni koşullara uyarlanamamış olduklarını göstermektir.</p>
<p>Sorun intihar eden ya da intihara girişenlerin akıl hastası olup olmadığını belirlemekti. Bu tartışmaların sonunda, intihar ediminin suçlanıp suçlanmayacağı ve ilaçlarla devasının bulunup bulunamayacağı tespit edilmesi amaçlanıyordu. Daha önsözde belirttiğine göre<strong> toplum bilim bireysel etmenlerden ayrılacak ve her şeyden önce toplumsal nedenleri araştıracaktır.</strong> “Çünkü intiharları sadece birbirinden ayrı ve tek tek ele alınması gereken özel olaylar diye görmek yerine, belli bir toplumda belli bir zaman parçası içinde meydana gelmiş intiharların tümüne bakılırsa, şu gözleme varılır ki; bu şekilde elde edilen toplam, bağımsız birimlerin basitçe üst üste konulması, bir araya getirilmesi değildir. Böyle bir şey sui generis, yani <strong>türü kendine özgü yeni bir olgudur. Kendine özgü bir doğası vardır ve üstelik bu doğa öncelikle toplumsaldır</strong>. “Şu halde intihar oranı, tek ve belirli olgulardan bir dizi oluşturuyor. (&#8230;) Özetlersek bu istatistik verilerinin anlattığı şey, ortak olarak her topluma musallat intihar eğilimidir. (&#8230;) Her toplumda belirli bir miktarda, ‘istençli ölüm’ ya da ‘isteyerek ölüm’ çıkarmaya hazır ortam vardır. Bu yatkınlık toplum bilimin konusuna giren özel bir inceleme ister. İşte giriştiğimiz böyle bir inceleme olacaktır.”</p>
<p>Amaç: Çalışmaya salt toplumsal bir yön vermektir. Savı şuydu: Toplum bilimin amacı bireysel davranışların değil, toplumdan geçen ve kendini bireylere onlar farkında olmaksızın dayatan ortak akımların açıklanmasıdır. Toplum bireyler üzerinde zihinsel bir baskı yapıyorsa, intihar yapar. Akımlar da bireysel bilinçlere işliyordur ve ona göre bu süreci açıklayabilecek tek şey toplumsal bilinç dışıdır. Durkheim’ın düşüncesine göre, ulusun huyunda insanları üzgünlüğe ya da şenliğe iten ortak mizaçlar bulunabilir ve “&#8230; insan yaşamı üzerinde bir genel yargı verebilecek olan sadece toplumdur; birey o konuda uzman değildir. ”Başka bir anlatımla toplum bilimci, toplumu kendine özgü yaşamı olan ve kendi hakkındaki duygusunu genelleştirebilen bir bütünmüş gibi inceleyebilmelidir. İşte Durkheim bu anlamda, zorunlu olarak bireylerin acısına dönüşen toplum acısından söz eder.</p>
<p>İntiharları sadece birbirinden ayrı ve tek tek ele alınması gereken özel olaylar diye görmek yerine, belli bir toplumda belli bir zaman parçası içinde meydana gelmiş intiharların tümüne bakılırsa, şu gözleme varılır ki; bu şekilde elde edilen toplam, bağımsız birimlerin basitçe üst üste konulması, bir araya getirilmesi değildir. Böyle bir şey sui generis, yani türü kendine özgü yeni bir olgudur. Kendine özgü bir doğası vardır ve üstelik bu doğa öncelikle toplumsaldır. İntiharı bir toplumsal olgu olarak incelemek amacındaydı. Şu gözlemde bulunuyor: “Boşanmanın olmadığı ya da kısa süre önce kabul edildiği yerlerde kadın bekârlardan çok evlilerin intiharlarına katılıyor.” Yani o ülkelerde evlilik kadından çok erkeği kayırıyor. Buna karşı boşanma yayıldığında durum tersine dönüyor. Durkheim bundan şu yasayı çıkarıyor: “İntihar söz konusu olduğunda, boşanma ne kadar çok uygulanıyorsa evlilik kadını o kadar korur ve bunun tersi de geçerlidir ” Şu halde evlilik kurumu eşlerden birine yarıyor, ötekine zarar veriyor. Burada bir çıkarlar zıtlığı görüyoruz ve Durkheim erkeğin baskıya, kadının özgürlüğe gereksinimi olduğu sonucuna varıyor. Boşanmanın yaygın olduğu ülkelerdeki bu evli intiharları, ona göre kuralsız tipte intiharın bir biçimidir. Bir kurum olarak evlilik, kadından çok erkeğe yarar.</p>
<p><strong>İntiharın Toplumsal Çeşitleri</strong></p>
<p>Durkheim, kendisinden önce uzun istatistik dizileri üzerinde, özellikle Wagner, Morselli ve Bertillon tarafından hazırlanmış incelemelere dayanarak, intihar oranını etkileyen birtakım düzensizlik durumlarının varlığını doğrular. İntihar oranı yaşla artmaktadır. Kadınlardan çok erkeklerde görülür. Protestanlar Katoliklerden çok, onlar da Yahudilerden çok intihar ettiğine göre, intihar dine bağlıdır. Yerleşim yeri boyutlarıyla intihar sayısı artar. Son olarak da cins, yaş ve oturulan yer ne olursa olsun, intihar oranı evlilerde bekâr ve dullardakinden düşüktür. Durkheim bundan şu sonuçları çıkarır: Aile intihara karşı korur. Daha genel olarak da, kişilerin dinsel, ailesel ve siyasal toplumla bütünleşme dereceleriyle ve onlarla ait oldukları toplumsal gruplar arasındaki bağların gücüyle, intihar ters orantılıdır. Durkheim’ın katkısındaki yenilik, eldeki istatistiklerden, intihar tiplerini toplumsal açıdan belirlemesidir. Toplum bilimsel bir tipleme, görgül verilerin daha önceden nedensel açıklamalara oturtulmuş bir çözümlemeli çerçeveyle karşılaştırılmasına olanak verecektir. Ereği, değişkenler arasındaki ilişkileri anlaşılabilir kılmaktır. İşte Durkheim da intiharın toplumsal çeşitlerini işlemekte bu yolu izlemek ister.</p>
<p><strong>Yöntem</strong></p>
<p>İntiharın toplumsal tiplerini daha önce betimlenen intihar özelliklerine göre sınıflandırarak değil, intiharları meydana getiren nedenleri sınıflandırarak oluşturabiliriz. bağlı oldukları toplumsal koşulların neler olduğunu araştıracağız. Sonra bu koşulları benzerlikleriyle farklarına göre birkaç sınıfta toplayacağız ve bu sınıfların her birinin belirli tipte bir intihara denk geldiğinden emin olacağız. Kısaca sınıflandırmamız morfolojik, yani yapısal değil, daha ilk elde etiyolojik olacak yani nedenlere dayanacak. “Bir kez nedenlerin doğası öğrenildi mi, bundan sonuçların doğasını çıkarabiliriz. Sonuçların doğası böylece, her biri kendi kaynağına bağlandığı için, belirlenmiş ve sınıflandırılmış olacaktır. (&#8230;)</p>
<p>Tablo I: Durkheim’ın dört intihar tipi, toplumsal bütünleşme düzenleyici kuralları ;</p>
<ol>
<li>Bencil intihar</li>
<li>Kuralsız intihar Aşırı</li>
<li>Özgeci intihar</li>
<li>Yazgısal intihar</li>
</ol>
<p>Durkheim böylece bu dört çeşit intiharı, ikişer ikişer birbirine karşıt getirmeye çalışmıştır;</p>
<p><strong>Bencil intihar, </strong>özgeci olana toplumsal bütünleşmenin yetersizliği ya da aşırılığına göre karşı çıkıyor. Kuralsız olan da yazgısal olana düzenleyici kuralların zayıf ya da çökmekte oluşuna veya fazla baskıcı oluşuna göre karşı çıkıyor. Bencil intihar topluluğun birey üzerindeki basıncının zayıflamasının, toplumun çözülmesinin bireyde yaratabileceği tinsel şaşkınlığın sonucudur. Şöyle bir genel sonuca varır: Kadın olsun erkek olsun, insan kendi başına terk edildiği, bir toplumsal grupla iyice bütünleşmediği ve bundan ötürü o toplumsal gruptan kaynaklanan ortak güç ona yeterince canlılık ve yetke vermediği zaman, intihara eğilim gösterir. Bu durumlarda, insanların istekleri bütünleyici bir ortamın içinde yeterince güçlü kapsanmadığından, genellikle derin bir yoksunluk meydana gelir. Özgeci intihar bireyin ortak değerlere sıkı sıkıya tabi olduğu toplumlarda görülür. Durkheim tarihsel ve antropolojik, yani insan bilimsel araştırmalara dayanarak, ortak nedeni aşırı bireycilik değil de tersine toplumun bireyi birçok şeyden vazgeçmeye, katıksız bir özveriye itmesi, yüreklendirmesi olan intiharları birbirine yaklaştırmıştır. Bu başlık altında birden çok ulam sınıflandırır: “ Yaşlılığın eşiğine gelmiş ya da hastalığın pençesine düşmüş erkeğin intiharı.  Kocasının ölümünde kadının intiharı. Başkanlarının ölümünde ona bağlı yanaşma ya da korunuk konumdaki kişilerin veya hizmetkârların intiharı.”Durkheim bu birinci listeye, en ufak bir kötü davranışla karşılaşınca ya da bir onur kaybı yüzünden veya toplumsal zorunluluk altında -batan gemisini bırakmayan kaptan örneği- kendini öldürebilen kişileri de ekliyor.  Durkheim en çok asker intiharlarını incelemiş ve şu gözlemi edinmiştir: Asker intiharları aynı yaşta ve aynı koşullardaki sivillerde görülenlerden daha çoktur. Bir askerden beklenen nitelik bir çeşit kişilik özelliği taşımamadır. Bundan da şu sonucu çıkarıyor: “Asker intihar, aramızda aşağı toplumlardan kalma bir davranıştır, çünkü bazı bakımlardan asker ahlakı ilkel ahlakın bir devamıdır.</p>
<p><strong>Kuralsız intihar; </strong>politik, ekonomik, kurumsal krizlerle ve toplumu bütünüyle olumsuz etkileyen karışıklıklarla açıklanır. Durkheim sınai ya da mali krizler sırasında olduğu gibi, gönenç bunalımları dediği bolluk dönemlerinde de intiharların arttığını gözlemliyor. Ötekilere göre beklenmedik bir şey olan bu ikinci durumu doğrulamak için, 1870’te İtalya’nın birliğinin sağlanmasını izleyen yirmi yılı örnek gösteriyor. O yıllarda ticaret ve sanayi hızla gelişmişti ve bu sıradışı etkinlik artışına koşut olarak yine sıradışı bir intihar artışı gözlemlenmişti. Durkheim bundan intiharın açıklayıcı etmeninin doğrudan doğruya etkinliğin sönüşü ya da canlanışı değil, bu olayların toplumun tümü üzerinde meydana getirdiği bunalım ve ortak düzen bozulması olduğu sonucunu çıkarır.</p>
<p><strong>Yazgısal intihar;</strong> düzenlemelerin aşırılığından doğan bir olaydır. Durkheim, bu dördüncü tipe yol açan birçok uç olaydan söz eder: “Geleceği acımasızca kösteklenmiş, tutkuları baskıcı bir disiplinle gemlenmiş kişilerin,” “pek genç kocanın,” “çocuksuz evli kadının,” “kölenin” intiharları, kısaca “maddesel ya da tinsel despotluğun aşırılıklarına yakıştırılabilecek” intiharlardan söz eder. Ona göre <strong>yazgısal intiharın</strong> kaynağı; esenlikten yoksun, kurala karşı elimizden bir şey gelmemesidir. “Kurallar olması yetmez; onların adil olmaları gerekir.</p>
<p><strong>İntihar Tiplerine Getirilen Eleştiriler</strong></p>
<ol>
<li>Özgeci ve yazgısal intiharların pek belli olmayan bir görgül temele oturmuş olmalarına yöneliktir. Zaten Durkheim yazgısal intihardan sadece bir dipnotta söz eder. Durkheim’ın bencil ve kuralsız intiharlara ilgisi öteki ikisine oranla daha çoktur. Denilebilir ki, çağdaş toplumların çözülmesi ve bireyi toplumla birleştiren bağların zayıflığı onu çok düşündürür.</li>
<li>İki büyük tip olan bencil ve kuralsız intiharlar arasındaki ayırıma yöneliktir. Çünkü bu ayırım epeyce özneldir. Kuralsız intihara ayırdığı bölümde şöyle der: “Elbette bu çeşit intiharla bencil intihar bağlantısız değildir. Her ikisi de toplumun bireyde yeterince var olmamasından ileri gelir.’’ Bir sonraki bölümde de şunu ekler: “Birbirine özel ilgisi bulunan, özel olarak birbirini çeken iki intihar etmeni vardır; bunlar bencillikle kuralsızlıktır. Bunların genellikle aynı toplumsal durumun iki farklı görünümü olduğunu biliyoruz. Şu halde ikisinin aynı bireyde bulunmalarında şaşılacak bir şey yoktur. Hatta bencilin bir düzen bozukluğuna eğilimi olması hemen hemen kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü bencil, toplumdan kopmuş olduğu için toplumun ona düzen vermeye yetecek bir etkisi yoktur. Durkheim’ın açıkça dile getirdiği ince ayrımları dikkate almadan iki intihar tipi arasındaki bu benzerlik saptamasıyla yetinmemek gerekir. Toplumun bireyde bulunmaması iki intiharda da aynı biçimde çıkmaz. “Bencil intiharda, toplumu arayıp da bulamadığımız yer ortak etkinliktir. Böylece ortak etkinlik nesne ve anlamdan yoksun kalmaktadır. Kuralsızlık intiharında, toplumun bulunmadığı yer bireysel tutkular alanıdır. Bireysel tutkular onları düzenleyecek bir frenden yoksundur. Öyle ki bu iki çeşit intihar, aralarındaki ilişkiye karşın birbirinden bağımsızdır.</li>
</ol>
<p>Durkheim ayrımı savunurken şunları söyler: “Nitekim bu iki çeşitte intiharı seçenler ayrı toplumsal çevrelerden çıkarlar. Biri (bencil intihar) aydınlar çevresi, düşünülen dünyadır; öteki (kuralsız intihar) sanayi ya da ticaret dünyasıdır.”  Yine de Durkheim’ın verdiği mesleklere göre intihar tablosuna -kitapta bu esasa göre tek tablo vardır- bakılırsa bu ayrımın intihar gerekçeleri üzerinde bir bilgi vermediği görülür. Durkheim, bencil ve kuralsız intiharların ayrımının ötesinde, aslında bütünleme (entegrasyon) ve denetim altına alma (regülasyon) ayrımına da büyük önem veriyordu. Hatta yapıtının tümü içinde bu iki kavram toplum bağının iki belli başlı ilkesini oluşturur. Ona göre ahlakın iki temel ögesi vardır: Disiplin ruhu ve gruplara bağlılık. Bunlardan birincisi denetim altına almaya, yani kuralsız intihara; İkincisi bütünlemeye, yani bencil intihara gönderir. Bazı insanlarda kural duygusu önde gelir. Hiç ikircikli kalmaksızın kurala boyun eğerler, böylelikle usçu yoldan hiç şaşmaksızın görevlerini yerine getirdiklerine inanmışlardır. “Özellikleri, kendi üzerlerinde gösterebildikleri tutma, otomatizmleri baskıya alabilme gücüdür.” Başka insanlarda da tersine, ahlaksal etkinliğin temelini seve seve vazgeçme, kendini verme, başkalarına bağlanma oluşturur. “Bağlanmayı, kendilerini vermeyi severler; bunlar seven yüreklerdir, cömert ve ateşli ruhlardır, fakat buna karşı bu insanların etkinlikleri zor düzenlenir.</p>
<p>İntihar konusuyla uğraşan uzmanların çok tartıştıkları bir sorun da intiharı gizleme, bildirmeme sorunudur. müntehirin yakınlarının, anne ve babasının skandaldan kaçınmak, toplum içindeki onurlarını korumak gibi endişelerle olayı saklamak için her türlü yolu deneyebileceklerini söylerken, bunun zor olduğunu da yadsımaz. Yazar bu gizlemenin temelinde aile ile duyguları olduğunu söyler, fakat aynı zamanda din duygularından da söz eder. Özellikle Katoliklerde intihar etmiş kişinin usulünce gömülmemesi korkusu aile içinde duyulur. Yazar bu nedenlerden ötürü intihar kayıtlarında yanlışlar olabileceğine kesin gözle bakar ve bu yanlışları hiç de azımsamaz. İntihar oranlarının birçok yılı kapsayan gözlemlere rağmen, hep aynı kalması da şaşırtıcıdır. Durkheim da her toplumun tercih ettiği bir intihar çeşidi olduğunu yazmıştır. Fakat araç seçiminin, intiharı belirleyen nedenlerden bağımsız nedenler ortaya koyacağına o denli inanmaktadır ki bunun üzerinde pek durmamıştır. İntiharın gerçekleştirilmesi ve intihar yollarının seçimi sadece olayın dışta ve yüzeyde kalan cephesidir, ama intihar konusunda belki de en nesnel, en somutça kavranacak şeydir.</p>
<p>Yazar bir ülkede yıllar boyu bir intihar biçiminin şaşılacak derecede hep başat olduğuna bakarak iki karara varmıştır. Bunlardan birincisiyle istatistiklerin sistem yanlışları yüzünden sakatlanması olasılığını saf dışı bırakır. İkincisiyle intihara hazırlanan kişinin araç seçimine toplum güçlerinin yön verdiğine inanır. Bu güçler kişinin kendine bağlı değildir; ulusal, geleneksel, koşullardan, farklı bölgelerin âdetlerinden ve uygarlığın farklı aşamalarından ileri gelirler. Avrupa’da intihar oranlarının birbirlerine yaklaşması, gittikçe aynı kent yaşamının yayılmasından ileri geliyor. Bugün biliyoruz ki intihar oranı, kişinin yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun, kırsal yerleşim yerlerinde daha büyük boyutlardaki yerleşim yerlerine oranla daha yüksektir; bu da bir yüzyıl önce Durkheim’ın gözlemlediği durumun tam tersidir.</p>
<p>Durkheim’ın çözümlemesindeki birçok noktayı yeniden gözden geçirmeye eğiliyor. Gerçekten de kendi çözümlemesinde şunu gösterir: Belirleyici olan tek bir etmen değil, aynı anda gelişen ve bir yaşam biçimi dediği şeyin dönüşümüne katkıda bulunan birçok etmenin birlikteliğidir. Yine de bu kavramın kesin bir tanımını elde edebilmek için yapıtının sonunu beklemek gerekiyor: “İnsanların alışılmış uğraşlarının, yerleşme biçimlerinin sonucu olan bir âdetler, inanışlar ve varlık biçimlerinin birlikteliği.” Sonra şöyle tamamlıyor: “Aralarında ne fark olursa olsun, iki tür yaşam ya da iki tür uygarlık birbirine benzer. Sadece birbiriyle ilişkiye, dostça ilişki, kayıtsız ilişki ya da düşmanca ilişkiye yol açacak az ya da çok fırsata sahip olmaları bile birbirine benzemesi için yeter.” Böylece kırsal yaşam biçimi ile kentsel yaşam biçimini karşı karşıya getiriyor ve birinden ötekine geçişte insanlar arası ilişkilerin gerekli, ama yavaş ve zor bir yeniden biçimlenmesini görüyor. Fikrince, kırsal uygarlığın yaşam biçimi, hele XIX. yüzyılın kentleşme ve sanayileşme hareketinden önce, bireyler arası ilişkiler için bir denge ve kararlılık kurardı. Bundan şu sonuca varıyor: “Bir yaşam biçiminden ötekine geçiş ve bundan doğan ilerleme, öncelikle, birtakım edim ve girişimlerin, az ya da çok kalıcı durumların daha geniş bir çeşitliliği, aynı zaman dilimi içinde toplaşır. Sanki toplumsal yaşam ağı sıkılaşmış gibidir, çünkü iplikler daha yakın aralıklarla çaprazlaşmaktadır. Yani insanlar arasındaki temasların çoğaldığı bir toplumda intihar olasılıkları da daha sıktır. Irk denen şey için iki nitelik gerek:</p>
<ol>
<li>Benzerlik</li>
<li>Kalıtsal</li>
</ol>
<p>Avrupa’da, birkaç büyük tip olduğunu, bunların genel karakterlerinin kabataslak görülebildiğini, bu karakterlerin halklar arasında bölüm bölüm dağılmış olduğu kabul edilebilir ve bunlara ırk denebilir.</p>
<p><strong>İntihar Çeşitleri</strong></p>
<p><strong>1)Bencil İntihar: </strong>Avrupa’nın intihar haritasında intiharın en çok görüldüğü yerler ise çoğunluğu Protestan olan Prusya, Saksonya, Danimarka gibi ülkelerdir. Ne var ki Rum Katoliklerdeki bu düşük oran, kuşkusuz dinin etkisinden ötürü olamaz. Uygarlıkları öteki Avrupa uluslarının uygarlığından çok değişik olduğu için, intihar eğiliminin böyle az oluşu kültürdeki farklılıktan ileri gelebilir. Görülüyor ki her yerde, Protestanlar öteki dinlerden olan kişilere göre çok daha fazla intihar ediyorlar. Yahudilere gelince, onlardaki intihar eğilimi Protestanlardan azdır. Genel olarak Katoliklerden bile biraz düşüktür. Ne var ki bu son ilişkinin, yani Yahudi-Katolik oranının tersine döndüğü de görülür. Buna son zamanlarda daha sık rastlanmaktadır. Yüzyılın ortalarına kadar, Bavyera bir yana bırakılırsa, Yahudiler Katoliklerden daha az intihar ediyorlardı. Olguları böylece saptadıktan sonra, onları nasıl açıklayalım? Üyeleri az sayıda olan inanç öbekleri, çevrelerindeki toplulukların düşmanlığına karşı koymak, bu amaçla ayakta kalabilmek için de kendi üzerlerinde daha sıkı bir denetim uygulamak, kendilerini pek güçlü bir baskıya sokmak zorundadırlar. Kendilerine tanınan ve her zaman pamuk ipliğine bağlı olan hoşgörüyü hak edebilmek için daha ahlaklı olmak zorundadırlar. Bu düşüncelerin dışında kalan bazı olaylar da bu özel etmenin pek etkisiz olmadığını anlatır. Prusya’da Katoliklerin azınlık durumu pek belirgindir. Öyle anlaşılıyor ki Protestanlar azınlığa düştüklerinde intihar eğilimleri azalıyor.</p>
<p>İntihara öylesine büyük bir hoşgörü yöneltilir ki zaten çok zayıf olan ayıplanma korkusu, konumları gereği kamunun duygularını dikkate almak zorunda olan azınlıklar üzerinde bile pek etkili olamaz. İntihar kimseyi yaralamayan bir edim olduğundan, intihar eğilimi başkalarına göre daha yüksek olan gruplar suçlanmazlar. İntiharın insanlara verdiği uzaklaşma duygusu, cinayet ve suçun verdiği uzaklaşma duygusu kadar güçlü değildir. Öte yandan dinsel katılık, tahammülsüzlük, çok güçlü olduğunda, çok zaman ters bir etki yaratır. Başkaldırıcıları kamuoyuna daha büyük saygı göstermeye iteceği yerde, dinsel katılık onları dine karşı ilgisiz bir tutuma alıştırır. İnsan onarılamaz bir düşmanlığa hedef olunca, onu yola getirmekten vazgeçer ve en kınanan davranışlara sarılıp direnir. İşte Yahudilere olan da budur ve sıra dışı bağışıklarının başka nedeni olduğu pek düşünülemez.</p>
<p>Neden Yahudilerde ve Katoliklerde azdır? Her ikisin de  yasak olmasına rağmen (ki her ikisi de bunun cezasının tanrısal olduğunu söyler.)</p>
<ol>
<li>Azınlıkların zorunlu olarak ihtiyatlı olmaları rolü&#8230;</li>
<li>Dinsel sistemlerin doğası&#8230;</li>
</ol>
<p>Katoliklik ile Protestanlık arasındaki tek temel ayrım, özgür sorgulamayı İkincinin ötekine göre daha geniş bir ölçekte kabul etmesidir. Katoliklik düşünmeye büyük yer verir. düşünmeden yapılan hareketlerle yetinmez, insanların vicdanları üzerinde de egemenlik kurmak ister. Şu halde Katolikliğin seslendiği vicdanlardır ve körü körüne itaat ister ama bunu yine usun dilini kullanarak yapar. Katoliklik değişime dair ne varsa ondan nefret eder. Eline Kutsal Kitabı vermiş, ama onun hakkında hiçbir yorum istememişlerdir.</p>
<p>Protestanlıktaki intihar eğilimi o inanç yolundaki özgür sorgulama ruhuyla ilişkilidir. Artık insanların o özgürlüğe gereksinme duymalarından ötürü olmuştur. O gereksinmeninse tek nedeni ise, geleneksel inanışların sarsılmasıdır. Geleneksel inanışlar kendilerini dayatmayı aynı güçle sürdürselerdi, eleştirmek kimsenin aklına bile gelmezdi. Protestanlığın bireysel düşünceye Katoliklikten fazla yer vermesi, onda daha az ortak inanış ve uygulama olmasındandır. Oysa ortak bir amentüsü bulunmayan bir din toplumu var olamaz.</p>
<p>Yahudilerin durumu ise: Hristiyanlığın pek uzun bir zaman Yahudileri yergiyle kovalamış olması onlarda çok güçlü dayanışma duyguları yaratmıştır. bu insanlar birbirleriyle pek yakın, pek sıkışık yaşamak zorunda kalmışlardır. Bunun sonucunda da her topluluk küçük, içine zor girilir, tutarlı, kendisinin ve birliğinin keskin bilincinde bir toplum olmuştur. Topluluğun içinde herkes aynı biçimde düşünüyor, aynı biçimde yaşıyordu.</p>
<p>Birey ya da grubun sosyal bağlar üzerinden toplumla bütünleşememesinden kaynaklanan intihar tipidir. Aşırı bireyciliğin intihar nedeni olarak karşımıza çıktığı intihar tipidir. Birey sosyal uyum konusunda toplumla kaynaşmak ve bir parçası olmak hususunda sorunlar yaşamaktadır. Daha kuşatıcı ve kontrolcü sosyal gruplarda bu tip intihar oranlarının düştüğünü iddia eder. Örneğin Katolik din grupları üyelerinin kiliseyle bütünleşmesini sağlayan güçlü ve birleştirici bir ‘kolektif bilinc’e sahipken, Protestan grupların üyelerinde daha güçlü bir bireycilik anlayışı söz konusudur. Durkheim’e göre bu sebeple Protestan bireylerde Katolik bireylere oranla intihar oranı daha yüksektir.</p>
<p><strong>2) Özgeci İntihar:</strong> Bencil intiharın tersi diyebileceğimiz şekilde bireyin grupla bağının çok güçlü olması ve grupla tam manasıyla bütünleşmesiyle ortaya çıkar. Bu intihar tipinde altruist (kendinden önce başkalarını düşünen insan modeli) bir şekilde birey grubun çıkarını kendi çıkarının üstünde görmektedir. Topluluğun yararına olduğuna inanılarak intihar edilir. Bireyin gruba güçlü bir bağımlılık ilişkisi söz konusudur ve birey grup tarafından kontrol altında tutulur. Bu tip intiharlar en fazla askeri grubun üyeleri arasında görülmektedir.</p>
<p><strong>3) Anomik (Kuralsız) İntihar:</strong> Anomi (kuralsızlık) olarak tanımlanabilecek politik, ekonomik, kurumsal krizlerle, toplumu bütünüyle olumsuz etkileyen durumlarda ortaya çıkan intihar tipidir. Bu tip kriz durumlarında bireyin beklentileri ve ihtiyaçları konusunda bir uyumsuzluk ortaya çıkar. Durkheim araştırmalarında refah dönemlerinde intihar oranının düşük, yoksulluk ve kriz dönemlerinde de intihar oranının yükseldiğini tespit etmiştir. 1873-74’te Viyana’da mali kriz döneminde yükselen intihar oranlarını buna örnek gösterir.</p>
<p><strong>4) Fatalist (Yazgısal) İntihar</strong>: Bu intihar tipinde normatif bir yapı tarafından bireyin hayatı belirlenmiştir ve birey gelecekte bu durumdan kurtulabilme konusunda ümidini tamamen yitirmiştir. Birey intiharı yegâne kurtuluş olarak görmektir. Bu tür toplumlarda kurallar vardır ama adil değildirler. Bu duruma verilecek örnek köle intiharlarıdır.</p>
<p>Durkheim ‘patolojik’ bir hal aldığında bunun önlenebilmesi için sosyal bağların güçlendirilmesini ve birey ile toplum arasındaki uyumun güçlendirilmesini önerir. Birey ile toplum arasındaki bu dayanışmada aracı rolünü siyasete, dine ve aileye yükler. Bu kurumları birey ve toplum arasındaki sosyal entegrasyonu sağlayacak merciler olarak tanımlar. Böylece toplumun dayanışması ve bir arada olması sağlanacaktır.</p>
<p style="text-align: right">                                                                                                                                                       Özet: Zeliha Bengisu AYATA</p>
<p style="text-align: right">Editör: Yusuf  YARALIOĞLU</p>
<p style="text-align: right">Düzenleyen Editör Yardımcısı: Elif KALKAN</p>
<p style="text-align: right"><p>The post <a href="https://dinsosyolojisi.com.tr/intihar-e-durkheim/">İNTİHAR – E.DURKHEİM</a> first appeared on <a href="https://dinsosyolojisi.com.tr">Din Sosyolojisi</a>.</p>]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://dinsosyolojisi.com.tr/intihar-e-durkheim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
	</channel>
</rss>
